Gölge borcu
Kürek kenara bırakılmış, toprak nemli. Yeni dikilen fidanın çevresindeki toprak hafifçe bastırılmış. İnce gövdesi rüzgârla kıpırdıyor. Onu diken kişi birkaç adım geri çekilip bakıyor. Belki yıllar sonra dallarının ne kadar büyüyeceğini, gölgesinde kimlerin dinleneceğini düşünüyor. Belki de yalnızca işini bitirmenin huzurunu yaşıyor. Fidanın büyümesi için gereken ilk adım atılmış; gerisi zamana, toprağa, suya ve onu çevreleyen hayata kalmış.
Bir fidanın büyümesinde gözden kaçan bir emek var. Kökler topraktan suyu ve mineral besinleri alıyor. Yapraklar güneş ışığından yararlanarak fotosentez yapıyor; su ve karbondioksitten bitkinin büyümesinde kullanılan organik bileşikler üretiyor. Bu bileşikler hücrelere taşınıyor, yeni dokuların oluşmasına ve bitkinin gelişmesine katkı sağlıyor. İnsan gözünün önünde gerçekleşen büyümenin arkasında, birbirini tamamlayan çok sayıda süreç bulunuyor.
Yaprağı bir fabrikaya benzetmek mümkün. İnsan bedenindeki karaciğerle benzerlik kurmak da ilk bakışta açıklayıcı gelebilir. Ancak yaprak fotosentezle, karaciğer ise kendine özgü metabolik işlevlerle çalışır. İkisi aynı organ değildir; benzetmenin sınırı burada başlar. Asıl dikkat çekici olan, bitkinin dışarıdan aldığı maddeleri kendi yaşamını sürdürmesini sağlayacak bileşiklere dönüştürmesidir.
İbn Sînâ'nın da içinde bulunduğu klasik felsefe geleneğinde bitkilerin canlılığı, nefs-i nebâtî kavramıyla açıklanır. Beslenme, büyüme ve üreme, bitkisel canlılığın temel yetileri arasında sayılır. Buradaki nefs, insanın bilinçli düşünmesiyle aynı anlama gelmez. Bitkinin akıl yürüttüğünü veya iradeli kararlar aldığını söylemeden de onun kendine özgü bir canlılık düzenine sahip olduğunu kabul edebiliriz.
Klasik düşüncenin diliyle biyolojinin dili farklıdır. Biri canlılığın niteliğini ve yetilerini felsefi kavramlarla açıklamaya çalışır; diğeri bu canlılığın gerçekleştiği süreçleri gözlemler, ölçer ve araştırır. Aralarındaki ayrımı koruduğumuzda ikisi de kendi alanında anlam........
