menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bilgehan Uçak yazdı | Masada Kalanlar (16): ‘Mısırcı, mısırlarım var…’

12 0
17.07.2026

Son güncelleme: 17 Temmuz 2026 -

Bilgehan Uçak yazdı | Masada Kalanlar (16): ‘Mısırcı, mısırlarım var…’

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Ben çocukken evde mısırcılık yapardım. Mısır satarak ticarete atılmaya karar verdiğimde dört-beş yaşlarında olmalıyım. Ne süreyle sattığımı hatırlamıyorum ama işlerim fena değildi, her seferinde en azından bir kişi benim mısırlarımı yemeye talip olurdu. Bugünlerin garantili kamu ihaleleri gibi bir işti; asgari riskle azami kazanç.

Benim mısırım, kolumdu. Günün uygun gördüğüm bir zaman diliminde mutfaktan aldığım tuzla salona gider, hortlak gibi kollarımı ileriye doğru uzatarak “mısırcı geldi,” diye bağırırdım.

“Mısırlarım var, mısırcı geldi.”

Annem ya da teyzem evdeyse o an, ki genellikle ben onların evde olduğu saatleri tercih ederdim, iyi para kazanacağım kesindir. Ne de olsa ikisi de mısır diye sattığım kollarımı yemek isteyecekler.

Sorarlardı: “Mısır kaça?”

İnsan kolunun içinden çok gıdıklanır, o yüzden mısırda tek fiyat uygulaması olmazdı. İç kol, yani “özel mısır” istiyorlarsa iki katını ödemek zorundaydılar. Başlardık çetin bir pazarlığa. Ben de onların canı daha çok çeksin de karşı koyamasınlar diye kolumun üstüne göstere göstere tuz dökerdim -anneannem için tahammülfersa bir gösteri. Neden sonra fiyatta anlaşırdık. Kim, nasıl bir mısır istiyorsa alırdı. Bu mısırın özelliği yedikçe bitmemesidir, dolayısıyla canı çok çeken ya da doymayan varsa ücreti mukabilinde bir tur daha mısırdan yiyebilirdi.

Girişimciliğe mısırla başlamamın sebeplerinden biri evde yaz-kış mısır olmasıydı herhalde. Yaz geldi mi, bilirdim ki anneannem mısır alacak, sonra onları -eğer tencere yeterince büyük değilse ikiye kırıp- haşlayacak ve bana göre bir ziyafet saati başlayacak. Mısırları haşlandığı suya mutlaka tuz serpilecek. Ayrıca, mısırların kirli olan dış yaprakları değil ama iç yaprakları muhafaza edilecek, onlar tencerenin üstüne adeta bir kapak gibi örtülecek.

Kışları ise mısır patlatırdık. Tuhaf bir elektrikli mısır patlatma makinemiz vardı. Anneannem mısırları haznesine doldurduktan sonra bana seslenirdi. Ben de salondaki masaya oturur, içinden fokurtulu sesler çıkaran makinenin biraz sonra adeta turuncu ağzından tükürürcesine kâseye fırlatmaya başladığı mısır tanelerine bakardım. Kâse dolmaya başladıktan sonra olur da bazı mısır taneleri dışarı düşerse bir avcı çevikliğiyle onları yakalamak benim görevimdi. Gelgelelim, bu makinenin yağsız patlattığı mısırlar sası olurdu. Ne kadar tuz serpersen serp durmaz, üstünden akar giderdi. Sası diyorum ama senelerce hapır hupur yedim o patlamış mısırları. Belki de tadından çok seremonisini, fokurdayan makineden art arda uçarak kâseye düşüşlerini seviyordum. En lezzetli mısırlar ise sinemalarda olurdu. Hele Rexx’in önündeki mısırcının arabada sattığı mısırları…

Nadiren mısır ekmeği alınırdı eve. Kadıköy çarşısındaki Beyaz Fırın’dan. Mısır ekmeğini mutfakta gördüğünde akşam yemeğinde balık olacağını anlardın hemen. Anneannemin tam fileto yaptırdığı balıkları da mısır ununa buladığını öğrendim ama bu bilgi çok sonra, çocuklar bunları ayırt edemez. Mısır ekmeğini ben hâlâ çok severim. Balık akşamlarından alınan ekmeğin kalanı ertesi gün kahvaltı sofrasına kızartılarak çıkarılırdı ve üstüne tereyağı sürülerek yenirdi.

Anneannemde salatasız sofra kurulmazdı. Anneannemin salataları bir renk cümbüşüdür; yeşilin envaiçeşidi, morlar, kırmızılar, sarılar, turuncular… Bir gün gelirsin mor lahana rendelenmiş, kırmızı ya da sarı dolmalık Kaliforniya biberleri dilimlenmiş, havuç, domates… Salataya sarı rengi verenlerden biri de mısır turşusuydu. Bu konik mısır turşularını salatanın içinden çıkarıp tavşan gibi kemirmeye bayılırdım.

Ben bu mısırların turşu oldukları için küçüldüklerine inanmıştım senelerce. Bana göre, bizim haşlamak için aldığımız büyük mısırlar -başka boy mısır görmemiştim zaten- turşu olurken küçülüyordu. Üstelik bu hipotezimin sağlamasını da yapmıştım: Nasıl ki salatalık turşusu salatalıklardan küçükse, mısırlar da öyleydi.

Mısırların turşu oldukları için küçülmediklerini zaman içinde kabul ettim ama fokurtulu makinenin büyüleyici bir icat olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmedim.

Gastronomi ve restoranlar

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Medyascope'u Google Haberler üzerinden takip edin

Medyascope'un mobil uygulamasını indirin

Masada Kalanlar (15): Selim İleri’yle yemek anıları (IV)

Masada Kalanlar (14): Selim İleri’yle yemek anıları (III)

Masada Kalanlar (13): Selim İleri’yle yemek anıları (II)

Bilgehan Uçak / Diğer içerikleri

Masada Kalanlar (15): Selim İleri’yle yemek anıları (IV)

Masada Kalanlar (14): Selim İleri’yle yemek anıları (III)

Masada Kalanlar (13): Selim İleri’yle yemek anıları (II)

Masada Kalanlar (12): Selim İleri’yle yemek anıları (I)

Masada Kalanlar (11): Dikkat, mutfakta annem var!

Masada Kalanlar (10): Kadıköy Çarşısı’nın son ciğercisi

Haftanın en popüler içerikleri

Ruşen Çakır yorumladı: CHP’li belediye başkanı olmak ateşten gömlek

Ruşen Çakır yorumladı: Özgür Özel’in enerjisi

Kemal Can yazdı: Sol düşmanlığı ya da korkusu

Selim Kuneralp yazdı:........

© Medyascope