menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İsrail’de normalleşmeyen devlet

21 0
29.01.2026

İsrail’i anlamaya çalışırken yapılan en temel hatalardan biri, ülkenin siyasal ve güvenlik reflekslerini istisnai olaylar üzerinden okumaktır.

Oysa İsrail’de olağanüstü hâl, geçici bir durum değil; devletin kurucu mantığına içkin, süreklilik kazanmış bir yönetim biçimi olarak işliyor. Güvenlik tehdidi algısı yalnızca sınırları ya da askeri stratejileri değil, siyasal kurumların işleyişini, toplumsal psikolojiyi ve kamusal alanın sınırlarını da kalıcı biçimde belirliyor.

İsrail devleti, kuruluşundan itibaren kendisini varoluşsal bir tehdit altında tanımladı. Bu tanım, tarihsel olarak belirli bir karşılığı olan travmalardan beslense de zamanla siyasal bir refleksin ötesine geçerek kurumsal bir alışkanlığa dönüştü. Güvenlik, yalnızca korunması gereken bir alan değil; siyasal meşruiyetin ana kaynağı haline geldi. Böyle bir zeminde hukuk, demokrasi ve sivil denetim gibi mekanizmalar olağan zamanlara ait lüksler olarak görülmeye başlandı.

Bu durum, İsrail siyasetinde kalıcı bir aciliyet dili üretti. Kriz istisna olmaktan çıktı, gündelik yönetim biçimine dönüştü. Sürekli alarm hâli, toplumu konsolide eden bir araç olarak işlev gördü. Tehdit algısı sorgulanmadı, tehdit anlatısı güncellendi. Her yeni güvenlik gerekçesi, bir öncekini geçersiz kılmadan onun üzerine eklendi. Böylece olağanüstü hâl, geçici askıya alma rejimi olmaktan çıkarak normalleşti.

Bu normalleşme en açık biçimde Filistin meselesinde görülüyor. İşgal, hukuki bir sorun olarak değil, güvenlik gereği olarak çerçevelendi. Yerleşim politikaları, askeri operasyonlar ve sivil kayıplar, siyasal tartışmanın değil teknik zorunlulukların konusu haline getirildi. Güvenlik dili, ahlaki ve hukuki sorgulamayı baştan geçersiz kılan bir kalkan işlevi gördü. Bu durum yalnızca Filistinliler için değil, İsrail toplumunun kendisi için de derin bir siyasal donukluk........

© Medya Günlüğü