İgor’un “daça” maceraları
Yaz mevsimi bitene kadar, biz İgor’un kır evi yaşamından hikayeleri, daça (yazlık, kır evi) maceralarını daha çok dinleriz.
“Ay takvimine göre mi ekim yapıyorsun?”
“Hayır, güneş takvimine göre; gün aydınlanır aydınlanmaz küreği elime alıyorum!” diye cevap veriyor.
Çok çalışıyor garibim.
Kışın, daça sahipleri, yazlık evlerini keyifli mangal partileri yapılan, hamaklarla dolu, cennet benzeri bir mekan olarak hatırlar. Yazın ise bir yazlıkçı kışı ot yolma, biçme veya hasat işlerinin olmadığı bir zaman olarak hatırlar.
İgor, “Garip bir spor faaliyeti gibi şu tür egzersizleri yapıyorum: Sabahları öne eğiliyorum, akşamları ise doğruluyorum” diyor.
Diyorum ya, çok çalışıyor zavallı, ama hiç şikayetçi değil.
Ofise genellikle, şık şıkırdak, takım elbise ve kravatla gelen İgor daçasında çalışırken toza, toprağa, çamura bulanıyordu.
“Ter içinde, kirli elbiselerle çalışırken beni görsen tanıyamazsın” diye ekliyor.
Ona konuyla ilgili komik bir anektod anlatıyorum:
Esprileriyle ünlü İrlandalı ünlü yazar ve eleştirmen George Bernard Shaw, ileri yaşlarında Hertfordshire’daki evinde bizim İgor gibi kendini bahçe işlerine çok fazla kaptırmıştı.
Bir gün karısını ziyarete gelen yaşlı bir hanım, onu elinde çapa, iki büklüm olmuş durumda görünce tanıyamamış:
“Günaydın bahçıvan bey, siz Bernard Shaw’un yanında ne zamandan beri çalışıyorsunuz?” diye sormuş.
“Kendimi bildim bileli” diye cevap vermiş bizim şakacı yazar.
“Verdikleri ücret sizi tatmin ediyor mu?”
“Eh, sadece yiyeceğimi veriyorlar.”
Misafir kadın, şaşırmış, onun bu hâline acımış olacak ki:
“Eğer benimle çalışırsanız, size yiyecek ve giyecekle birlikte yeterli bir aylık da verebilirim” diye bir teklifte bulunmuş.
“Nezaketinizden dolayı çok teşekkür ederim, saygıdeğer hanımefedi. Ne yazık ki ben, Bayan Shaw’a ömür boyu bağlıyım” diye bu teklifi geri çevirmiş.
Yaşlı bayan biraz da kızarak:
“Ama bu tutsaklıktan, kölelikten başka bir şey değil!”
Bernard Shaw ise gülerek:
“Hayır, sayın bayan, “Biz buna evlilik diyoruz” diye cevap vermis.
İgor, gevrek bir kahkaha atarak, biraz da karısıyla olan ilişkisini ima ederek, “İnanır mısın, geçenlerde benim de başıma aynen buna benzer bir olay geldi” dedi.
Bilmez miyim, ah İgorcuk! Ofiste esip gürleyen bizim İgor, evde itaatkar bir köle adeta.
Ruslar kılıbık anlamında “podkabluk”, yani topuklu ayakkabı altında ezilen zavallı diyor böylelerine.
İgor, baharın gerçekten gelmesinin yabani ot temizleme sezonunun ve bol miktarda kabak yetiştirme sezonunun açıldığı anlamına geldiğini söylüyor.
Kabaklarla ilgili en büyük sorun da, büyüdüklerinde onlardan kurtulmak. Zira arz fazlası var. Herkes daçadaki tüketilemeyen ürünlerini onların ihtiyacı olup olmadığını pek düşünmeden eşine dostuna hediye eder. Onlar da aynı kabağı başkaların hediye ediyor.
İgor, oğlu Maksim’in dalga geçmek için okulda arkadaşlarıyla aralarında anlatıp güldükleri bir anektodu anlatıyor.
Kabaklar kilerde yatmış, deneyimlerini paylaşıyorlarmış:
Biri diğerine sormuş:
“Kaç tane sahibin oldu?”
“Ve benim henüz bir tane bile olmadı” diye hıçkırmış.
“Üzülme evlat, daha çok gençsin.”
Bu sırada evin sahibi sağlıklı, kararmış, çatlamış bir kabak getirmiş.
“Ya siz, sevgili beyefendi, kaç sahibiniz oldu?”
“7 ya da 8, hatırlamıyorum bile. Yakında tohum çiftçisine verileceğimi söylüyorlar.
“Vay canına! Gerçek bir duayensiniz.”
“Kabaklar, tohum çiftçisinin şerefine koro halinde şarkımızı söyleyelim” demişler:
“Çocukluğumdan beri kilerlerde dolaşıyorum, masa süsü olmadım.
Ah, neden bahçede doğdum,
Ah, neden beni topladınız?
Ah, neden bahçede doğdum,
Neden hasadı topladınız?!”
İgor’un garip dilekleri var. Yağmur sadece siz şehre gittikten sonra yağsın ve şaşlık, yani şiş kebap o kadar lezzetli olsun ki komşuların ağzı kıskançlıktan sulansın, falan gibi.
Ancak şikayetleri de var.
Bir şikayeti azgın, arsız sivrisineklerden.
“Eğer sivrisineğin vızıltısını duymuyorsan, bu onun zaten senin üzerine konduğu anlamına gelir” diyor. “Bir ara tüm sivrisinekleri elle öldürmeye karar verdim, sonra vazgeçtim. O kadar çoklardı ki ‘sonsuzluk’ kavramının........
