Azınlıklarını kaybeden kendinden de bir şeyler kaybeder
Geçen yıl bu köşede 6-7 Eylül 1955 günlerinin İstanbul’da bıraktığı büyük utancı yazmıştım.
O uğursuz gecede yalnızca evler ve dükkânlar yağmalanmadı. İstanbul’un birlikte yaşama kültürü de ağır bir yara aldı. Yıllarca aynı mahalleyi paylaşmış insanların birbirine duyduğu güven ve komşuluk duyguları kökünden sarsıldı.
Bu yıl ise başka bir sorunun peşindeyim:
Biz bu ülkede gayrimüslim azınlıklarımızı nasıl kaybettik ve onları kaybederken kendimizden neleri eksilttik?
6-7 Eylül yalnızca Rum vatandaşlarımıza yapılmış büyük bir haksızlık değildi. Türkiye, o gün kendi toplumsal dokusundan da bir parçayı kaybetti.
Aslında mesele sadece Rumların meselesi de değildi. Ermenilerin, Yahudilerin, Süryanilerin ve bu topraklarda yaşayan diğer gayrimüslimlerinin de hikayeleri benzer biçimde, bazen devlet politikalarının, bazen ekonomik baskıların, bazen milliyetçi dalgaların ve zaman zaman da toplumsal ön yargıların gölgesinde şekillendi.
1915’te yaşanan büyük trajedi, savaşın acımasız koşulları içinde insanların hayatlarını altüst etti. Yıllardır yaşadıkları topraklardan koparılan, yollara düşen ve hayatını kaybeden on binlerce insan oldu.
Ardından 1922 de Lozan anlaşması ile mübadele geldi. Yüzyıllardır Anadolu’da yaşayan, çoğu Rumca bile konuşamayan insanlar Yunanistan’a gönderildi; Yunanistan’da doğmuş, büyümüş Türkler ise Türkiye’ye geldi. İnsanlar geride sadece evlerini değil, çocukluklarını, mezarlarını, komşularını ve alıştıkları hayatı da bıraktılar.
Üstelik ne İsa’ya yaranılabildi ne de Musa’ya…
Sonra 1928 de başlatılan “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla gayrimüslim vatandaşlarımız kamusal alanlarda baskı gördü.
1930 yılındaki ekonomik krizde; Trakya’da yerel halk tarafından özellikle Yahudi........
