Sanayisizleşmeyi Doğru Tartışıyor muyuz? (I): ‘Ankara Paradoksu’ Üzerinden Bir Okuma
Sanayisizleşmeyi Doğru Tartışıyor muyuz? (I): ‘Ankara Paradoksu’ Üzerinden Bir Okuma
Türkiye’de imalatın göreli ağırlığı gerilerken Ar-Ge ve ileri üretim yetkinlikleri belirli firma ve bölgelerde güçleniyor. Ankara Paradoksu, tartışmayı üretim kaybından çok kapasitenin nerede yoğunlaştığı, nasıl kullanıldığı ve değerin nasıl bölüşüldüğü sorularına taşıyor.
Sanayisizleşme denildiğinde akla ilk olarak kapanan fabrikalar, gerileyen sanayi istihdamı ve imalatın millî gelir içindeki payındaki düşüş geliyor. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bu göstergeler tek başına bir ekonominin gerçekten ne kaybettiğini ya da kaybın niteliğini anlatmaya yetmiyor. Sanayinin payındaki gerileme bazı ekonomilerde yapısal dönüşümün sonucu olabilirken, bazılarında üretken kapasitenin aşınmasına işaret edebilir. Bu farkı anlayabilmek için yalnızca ne kadar üretim kaldığına değil, üretim yapısı değişirken hangi faaliyetlerin gerilediğine, yerlerini hangi faaliyetlerin aldığına, sermaye ile emeğin nereye yöneldiğine ve yeni üretken yetkinliklerin ekonominin geri kalanıyla nasıl ilişki kurduğuna bakmak gerekiyor. Dolayısıyla sorun sanayisizleşmeyi tartışmak değil, onu birkaç niceliksel göstergenin hareketine indirgeyerek eski üretim yapısı çözülürken onun yerine neyin geçtiği ve ortaya çıkan yeni bileşimin kalıcı bir büyüme dinamiği yaratıp yaratamadığı sorusunu göz ardı etmektir.
Bu soruya Türkiye açısından bakıldığında ilk dikkat çeken nokta, imalatın uzun dönemli seyrinin doğrusal bir gerileme göstermemesidir. İmalat sanayiinin cari fiyatlarla GSYH içindeki payı 2010’da yüzde 15,1 iken 2019’da yüzde 18,3’e yükseldi. Pay 2021’de yüzde 22,2’ye, 2022’de yüzde 22,1’e ulaştıktan sonra 2023’te yüzde 19,5’e, 2024’te yüzde 16,8’e ve 2025’te yüzde 15,6’ya geriledi. Dolayısıyla 2022 sonrasında imalatın ekonomi içindeki göreli ağırlığında belirgin bir geri çekilme görülüyor (TÜİK, 2021; 2022–2026).
Ancak bu gerilemeyi doğrudan üretim kapasitesi kaybı olarak yorumlamak da eksik kalır. Reel büyüme verileri, imalatın ekonominin genelinden sürekli kopmadığını, buna karşılık faaliyet kollarının dönemler itibarıyla farklı büyüme patikaları izlediğini gösteriyor. İmalat 2023’te yüzde 3,4 büyüdükten sonra 2024’te yüzde 0,1 daraldı ve 2025’te yüzde 3,5 büyüdü. Aynı dönemde inşaat sırasıyla yüzde 6,5, yüzde 9,8 ve yüzde 11 büyürken bilgi ve iletişim faaliyetlerinin büyümesi 2025’te yüzde 7,9’a ulaştı (T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2026).
Şekil 1. Türkiye’de GSYH ve Seçili Faaliyet Kollarında Reel Büyüme (%), 2013–2025
Kaynak: TÜİK verilerinden derlenmiştir. T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı (2026), Ekonomik Göstergeler. Grafik seçili faaliyet kollarının yıllık reel büyüme oranlarını göstermekte, sektörlerin GSYH büyümesine katkılarını göstermemektedir.
Özellikle son yıllarda inşaat ile bilgi ve iletişim faaliyetleri imalattan daha hızlı büyüdü. Ancak hizmet ekonomisi çok sayıda farklı faaliyetten oluşuyor. Bu nedenle değişimi basitçe “sanayiden hizmetlere geçiş” olarak değil, imalatın göreli ağırlığının zayıfladığı daha karmaşık bir sektörel yeniden ağırlıklandırma olarak okumak daha doğru.
Sektörel bileşimdeki bu değişime başka bir eğilim daha eşlik ediyor. Ar-Ge harcamalarının GSYH içindeki payı 2010’daki yüzde 0,79’dan 2024’te yüzde 1,46’ya yükseldi (TÜİK, 2021; 2025a). Bu veri tek başına ekonominin teknolojik kapasitesinin bütünüyle güçlendiğini göstermiyor. Ancak imalatın göreli ağırlığındaki gerilemenin teknolojik kapasitenin bütün göstergelerinde eş zamanlı bir zayıflama anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.
Ortaya çıkan gerilim tam da burada. Türkiye bir yandan imalatın ekonomi içindeki göreli ağırlığını kaybederken diğer yandan yeni teknolojik ve üretken yetkinlikler geliştirebiliyor. Bu tablo, tartışmayı kapasitenin varlığından çok onun nerede oluştuğuna, kimlerde yoğunlaştığına ve üretim yapısıyla nasıl ilişki kurduğuna taşıyor.
Daha önce Ankara Sanayi Odası için hazırladığım çalışmada bu gerilimi “Ankara Paradoksu” olarak kavramsallaştırmıştım. Ankara, imalat hacmi bakımından görece sınırlı olmakla birlikte tasarım, Ar-Ge, test-doğrulama, sertifikasyon ve sistem entegrasyonu gibi üretim zincirinin yüksek katma değerli aşamalarında yoğunlaşıyor. Bu görünüm, sanayi gücünü yalnızca fabrika sayısı ya da üretim hacmiyle ölçmenin yetersizliğini gösteriyor (Çelik, 2026).
İbrahim Semih Akçomak da Katman Portal’da yayımlanan Türkiye Sanayisizleşiyor mu? başlıklı yazısında tartışmayı sanayi-hizmetler karşıtlığının ötesine taşıyor. Akçomak, düşük verimlilikli hizmetleşme ile sanayi, Ar-Ge, yazılım, tasarım, mühendislik, test ve lojistik gibi üretken hizmetlerin birlikte geliştiği bir dönüşüm arasında ayrım yapıyor ve Ankara Paradoksu kavramsallaştırmasını üretimin fabrika dışındaki bilgi yoğun işlevlerinin güçlenmesi üzerinden değerlendiriyor (Akçomak, 2026). Bu yazıda tartışmayı Akçomak’ın bıraktığı yerden devam ettirmek istiyorum. İleri üretken işlevlerin ortaya çıkabildiğini kabul ettikten sonra, bunların hangi firma ve bölgelerde yoğunlaştığını, üretim sistemi içinde nasıl bağlantılar kurduğunu ve ortaya çıkan değerin nasıl bölüşüldüğünü sormak gerekiyor.
Okumakta olduğunuz yazı dizisinin temel sorusu da buradan çıkıyor: Eski üretim yapısı çözülürken yerine ne birikiyor ve bu yeni yapı hangi ekonomik ve politik ilişkiler içinde şekilleniyor?
Bu yazı, sanayisizleşmeyi bu sorunun farklı boyutları üzerinden tartışacak bir dizinin ilk yazısı. Burada yeni üretken kapasitenin nerede oluştuğuna ve üretim sistemi açısından ne ifade ettiğine odaklanıyorum. Devam eden yazılarda fiziksel üretimin yeniden stratejik hale gelişini, devlet ve sermaye birikiminin rolünü, Türkiye’deki ikili üretim yapısını ve daha geniş tabanlı bir dönüşümün koşullarını tartışacağım.
Bir modelin sınırlarına gelmek ne demek?
Bir büyüme modeli, üretim ve yatırım yaratmaya devam ettiği halde mevcut biçimiyle sınırlarına yaklaşabilir. Burada kastedilen ekonominin artık büyüyememesi değil, onu belirli bir aşamaya taşıyan yatırım, teknoloji edinimi ve örgütlenme biçimlerinin giderek daha sınırlı üretkenlik artışı yaratmasıdır. Ancak bu durum, firmaların kendiliğinden farklı bir üretim ve yatırım modeline geçeceği anlamına da gelmez. Firmalar mevcut bilgi birikimleri, rutinleri, piyasa koşulları ve beklenen getiriler çerçevesinde hareket eder. Daha önce başarılı olmuş bir üretim ve yatırım biçimi, ekonomi açısından dönüşüm ihtiyacı ortaya çıksa bile firmalar açısından bir süre daha cazibesini koruyabilir (Nelson ve Winter, 1982). Dolayısıyla bir büyüme........
