“Yazmak” Bir Eylem Değil Mi?
İnsanoğlu önce kendine karşı bir sorumluluk duygusuyla davranış-eylem ve düşünce dünyası geliştirir diye yaygın bir kanı var. Sonra dışa doğru açılmayla sosyalleşen, sorumluluk duygu ve düşüncesi toplumsallaşan… Çevre etkeniyle eğitim-öğretim ve kültürel/sanatsal beslenmeyi de buna eklersek aynı kanıyı ben de kabul ederim kuşkusuz. “Konuşma”- “yazma” ve kimi davranışlar bu sorumluluk duygusu ile büyük oranda ortaya çıkar. Elbette bulunduğu çevre, geniş anlamıyla ülke/dünya, ona sonsuz “malzeme” sunar. Bunları kendi duygu/düşünce potasında eriterek yol alır, bir ölçüde de olgunlaşır.
Bu “olgunlaşma” onun sosyal anlamda bir varlık/kimlik ya da benimsenme/reddedilme aşamasında tartışılabilmesine dönüşür zamanla. Kişisel sorumluluk artık sosyal anlamda irdelenecek bir genişliğe ulaşmış bir “sosyal sorumluluk” sorunsalına evrilmiştir. Bu “sosyal sorumluluk” çoğu zaman karşımıza “siyasi bir tutum” gibi nitelendirilerek ürkülesi/korkulası bir evrilmenin “tehlikeli” aşaması gibi gösterilmek istenir nedense. “Hoca, girme bu topa”, “yine siyasetin alanına girdin” sözleriyle dost eleştirileri artmaya başlar. “Devlet memurusun sınırlı konuş, dahası yazma, dikkatli yaz! Sadece edebiyatla sınırlı kal!” “Yazılarında yazınsal yön ağır basıyor, siyasi savların ve göndermelerin/eleştirilerin olmasa daha çok okunur, beğenilir” diyen sevgili dostları bu yazının giriş bölümünü bir kez daha okumaya davet ederim.
“Yazma” eylemini tetikleyen temel dürtü duygu-düşünce dünyamız olsa da başka kimi nedenler de kişiyi konuşmaya ve yazmaya iter. Hani “söz uçar, yazı kalır” ya. Üstelik her yazı da kalmayabilir aslında. Duygu-düşünce bağlamında tutarlı olmanın yanında anlatım gücü de önemli. Yazınsal yanıyla önde olması da........
