Sahneden Tezgâha bir Söğüşçü
Bir söğüş senfonisinin hikâyesi
Bu hikâye, sahnede nota basan parmakların, hayatın beklenmedik bir anında bıçak tutmayı öğrenmesiyle başlar. Bazı hikâyeler vardır; yüksek sesle anlatılmaz. O sanki sessizce kendini anlatır.
Bakırköy’de, mütevazı bir sokakta tezgâh başında duran Emirhan Açıkpazu’nun işlettiği Eslem Söğüş’ün hikâyesi de tam olarak böyle… Gürültüsüz ama derin, iddiasız ama kalıcı.
Müziğin içinden gelen bir sessizlik
Emirhan Açıkpazu’nun ailesi için hayat uzun yıllar ritimle ölçülmüş. Baba ve amca klavyenin başında, dedenin nefesinde müzik, ağabey ise neyde… Ev, her zaman bir prova alanı. Emirhan ise bateriyle tanışmış; ritmi dinlemeyi, beklemeyi, boşlukları sezmeyi öğrenmiş. Ancak kader, bu müzikli evin kapısını bir gün başka bir sesle çalmış: mecburiyet. Yaklaşık on yıl önce, ailece destek olmak istedikleri bir dost için bir kelle söğüş dükkânı kurarlar. Yer tutulur, kontratlar imzalanır, kazanlar yerleştirilir. Sonra… bir sebeple dost gider. Geriye boş bir dükkân ve ne yapacağını bilmeyen bir müzisyen aile kalır.
İşte tam burada söğüşçülük ve bu hikâye bir tercihten değil, bir sorumluluktan doğar.
Bilmeden başlanan bir ustalık
Ne baba ne amca ne de Emirhan… Hiçbiri o güne kadar kelle pişirmemiş. Bıçak tutmak, sakatat ayıklamak, dinlendirme süresini bilmek; bunların hiçbiri aile geleneğinin bir parçası değil.
Ancak bir vesile ile öğrenmek zorunda kalırlar.
Diğer kelleciler dolaşılır, sakatatçılar gezilir, ustalar izlenir. Not alınmaz; hafıza........
