menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sovyetlerin Militan Ateistler Birliği’nden Sosyal Medyaya, Militan Ateizm ve Türk-İslâm Coğrafyasına Yönelmiş Sinsî Saldırılar

10 0
latest

İnsanlığı hürriyetine kavuşturma iddiasıyla yola çıkıp insanların ruhunu kurutmak, tarihin gördüğü en hazin ve kanlı paradokslardan biridir.

Tarih boyunca insanlık; iman ile inkâr, hak ile bâtıl, hakikat ile dalâlet, vahiy ile cehâlet arasındaki amansız bir büyük mücadeleye şahid olmuştur.

Bir toplumu felç etmek için şehirlerini yerle bir etmek, kütüphanelerini yakmak şart değildir. Asıl kıyım; bir milletin zihnini köksüzleştirmek, mukaddesatını alay konusu yapmak, itibarsızlaştırmak ve vicdanının dayandığı manevî sütunları dinamitlemektir.

XX. yüzyılın ilk çeyreğinde, insana "özgürlük ve aydınlanma" vaat ederek yola çıkan ancak neticede ruhun ve vicdanın işkencehanesine dönüşen bir devlet tecrübesine tarih şahid oldu.

1925 yılında Sovyetler Birliği coğrafyasında kurulan Militan Ateistler Birliği, inançsızlığı sadece şahsî bir fikir tercihi olmaktan çıkarıp, devlet eliyle örgütlenmiş büyük bir imha silahına dönüştürmenin tarihteki en müşahhas örneği oldu.

1925-1929 yılları arasındaki kuruluş ve örgütlenme sürecinde “Soyuz Bezbozhnikov” (Tanrısızlar Birliği) adı altında yapılaşarak yayın organlarını yaygınlaştıran örgüt, dinî değerleri mizah ve hakaret yoluyla itibarsızlaştırmayı hedefledi.

1928-1937 yıllarında ise "Beş Yıllık Tanrısızlık Planı" doğrultusunda cami ve medreseleri kapatıp mülklerini müsadere ederek, ibadetlerin gizliye çekilmesine ve kültürel hafızanın kopmasına yol açtı.

Baskının zirveye çıktığı 1937-1938 “Büyük Temizlik” döneminde imamların, mollaların, ilim insanlarının ve münevverlerin toplu sürgün ve infazlarla tasfiye edilmesi, asırlık ilmî silsileyi kesintiye uğratıp toplumda derin bir korku, endişe ve güvensizlik iklimi oluşturdu.

1941-1947 yıllarında II. Dünya Savaşı'nın getirdiği mecburî şartlarla organizasyonun tamamen lağvedilmesi, devlet destekli ateizm, baskı ve operasyon projesinin iflasını ve İslâm dininin toplumsal vicdanda yeniden doğuşunu tescilledi.

Birliğin ideolojik temeli, dini sadece "toplumun afyonu" olarak gören mekanik bir materyalizme dayanıyordu. Ancak bu düşünce teoride kalmadı; iktidar gücüyle birleştiğinde büyük bir baskı, engel, operasyon ve imha makinesine dönüştü.

Peki, geçmişin bu kanlı ideolojik mirası bugün tamamen yok oldu mu? Yoksa aynı zihniyet, aynı sinsî kin ve tahammülsüzlük, günümüzde modernizm, sekülerizm, dijitalleşme ve "özgür düşünce" ambalajlarıyla yeniden mi sahneye sürüldü? Bu sorunun cevabı, sadece tarihî bir merakın değil; aileyi, gençleri, devleti ve medeniyeti tehdit eden en hayatî varoluş imtihanının anahtarıdır.

Bu birlik, Bolşevik Komünist Parti’nin doğrudan emri ve ideolojik yönlendirmesiyle kuruldu. Marksist-Leninist dünya görüşü, devletin ideolojik temel taşlarından biri hâline getirildi. Bu görüşe sahip siyasetin kitleselleşmesinde en önemli yapılardan biri oldu.

Örgütün doğuşunda 1922’de yayına başlayan Bezbozhnik, yani “Tanrısız” gazetesi önemli rol oynadı. Gazetenin başındaki Bolşevik siyasetçi ve propagandacı militan ateist Yahudi Emelyan Yaroslavsky, daha sonra örgütün de en önemli lideri oldu.

Arkasına Sovyet Komünist Partisi’nin ideolojik ve kurumsal desteğini alan Yaroslavsky, aynı zamanda Bezbozhnik gazetesi üzerinden din, İslâm ve Müslümanlar aleyhine yürütülen propaganda faaliyetlerinin de başlıca ideologlarından biri oldu.

Temelleri Bezbozhnik (Tanrısız) gazetesiyle atılan örgüt, 1925’teki ilk kongrede "Ateistler Birliği" adını aldı. 1929’da ise niteliğini netleştiren o meşum ismi benimsedi: Militan Tanrısızlar/Ateistler Birliği. Parti üyeleri, Komsomol gençliği, “işçiler arasında din karşıtı bilimsel bir zihniyet” oluşturmak maksadıyla solcu işçiler, seküler elitler ve bazı askerî çevreler örgüt içinde yer aldı.

Özellikle 1929’dan sonra Stalin döneminin sertleşen din politikalarıyla birlikte Birliğin hareket alanı genişledi. Din karşıtı konferanslar, gazeteler, broşürler, afişler, ateizm müzeleri, okul faaliyetleri ve propaganda toplantıları aracılığıyla dinin toplumdan tasfiye edilmesi hedeflendi.

Dönemin uluslararası arşivlerinde yer alan belgelerde Sovyetler Birliği, dini ortadan kaldırmayı, mütedeyyin kuruluşlara baskı ve operasyonlar yapmayı ideolojik hedef olarak benimseyen ilk devlet olarak nitelendirildi. Rejimin, dinî mülkiyete el koyduğu, dini alaya alan propaganda yürüttüğü, inananları taciz ettiği ve okullarda ateizmi yaydığını belirtildi.

"Bezbozhnik" (Tanrısız) isimli gazete ve dergiler vasıtasıyla yürütülen propaganda; okullardan fabrikalara, kışlalardan köylere kadar her yere yayıldı. Bu zihniyet için dinî inanç, bir fikir ayrılığı değil, kökü kazınması gereken psikolojik bir hastalık, devlet düşmanlığı ve gericilik sayıldı.

Başlıca kurucu başkanı ve uzun süreli ideoloğu, militan ateist Yahudi Emelyan Yaroslavsky (Minei Gubelman) olan bu yapı, bağımsız bir sivil toplum hareketi değil; devletin yargı, polis ve propaganda mekanizmalarıyla entegre çalışarak dini toplumdan kazımayı hedefleyen rejimin resmî kitle örgütüydü.

Örgütün ulaştığı gücü gösteren rakamlar dehşet vericidir: 1930’ların ortasında 100 farklı etnik kökenden 3,5 ilâ 5 milyona ulaşan üye sayısı, ülke çapında 96.000 şubesi bulunuyordu. Sloganları son derece açık ve acımasızdı: “Dinle mücadele etmek, sosyalizm uğruna mücadele etmektir!” ve “Dinle mücadele, beş yıllık plan için mücadeledir!”

Bu yaklaşım, dini, kökü kazınması gereken bir "psikolojik hastalık", seküler devlete karşı işlenmiş bir "hıyanet" ve sosyalizmin önündeki en büyük engel olarak kodluyordu.

Ne var ki, devletin bütün propaganda imkânları, algı operasyonu unsurları seferber edilmiş olmasına rağmen insanların dinî aidiyetleri bütünüyle ortadan kaldırılamadı.

Klasik ateizm ile militan ateizm arasındaki çizgi tam da burada ayrılmaktadır. Klasik ateizm, Allah’ın varlığına inanmama yönünde şahsî ve felsefî bir kanaati ifade eder. Küresel vicdan hürriyeti olarak, bir insan ister inanır ister inanmaz.

Mesele burada başlamaz. Mesele, inançsızlığın bir devlet ideolojisi haline getirilerek siyasi güç, baskı, müsadere ve infazlarla başkalarının vicdanına hükmetmeye kalkışmasıdır. Nasıl ki din adına insanları zorlamak yoksa, dinsizlik adına vicdanları çiğnemek de son derecede zorbalıktır.

Bu ideolojik imha makinesinin en ağır faturası hiç şüphesiz Türk-İslâm dünyasına kesilmiştir. Çarlık ve erken Sovyetler Birliği dönemlerinde Volga-Ural, Tataristan, Başkurdistân, Kırım, Kafkasya, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkistan coğrafyası; asırlardır camileri, medreseleri, vakıfları, kadılık sistemleri, büyük ilmî gelenekleri, âlimleri ve sufîleriyle İslâm medeniyetinin göz bebeğiydi. Buhara, Semerkand, Tirmiz, Taşkent, Kazan, Bahçesaray, Oş ve Celalabad sadece birer şehir değil; İslâm medeniyetinin ilmî hafızasını taşıyan merkezledi, kalelerdi.

1928 sonrasında Stalin’in sertleşen politikaları ve Militan Ateistler Birliği’nin öncülük ettiği "Beş Yıllık Tanrısızlık Planı" ile bu topraklarda tarihin gördüğü en sistemli kıyımlardan biri yaşandı. Yüzyıllardır süzülüp gelen ilmî ve irfanî birikim, bu ideolojik silindir altında ezilmek istendi:

Militan ateist zihniyetin Müslümanlara ve İslâm coğrafyasına verdiği zararlar saymakla bitmez. Devrim öncesinde İslâm coğrafyasında 25.000’den fazla açık cami ve binlerce medrese bulunurken, 1930’ların sonunda açık cami sayısı parmakla gösterilecek seviyelere (1000'in altına) düşürüldü. Semerkand, Buhara, Kazan ve Bahçesaray’ın asırlık medreseleri kapatıldı, mimari şaheserler yıkıma terk edildi; ahıra, depoya, kulübe ve ateizm müzelerine dönüştürüldü.

Müftüler, müderrisler, mollalar, kadılar, ilim adamları ve sufîler "halk düşmanı" ilan edilerek Sibirya’daki çalışma kamplarına (GULAG) sürüldü veya idam edildi. Bir medreseyi kapatıp hocasını infaz ettiğinizde, sadece bir binayı değil; fıkıh geleneğini, hoca-talebe halkasını, Arapça ve Kur'an öğretimini, yani nesiller arası manevi aktarım zincirini koparırsınız.

Hücum kampanyalarıyla toplumun mahremiyeti ve aile dokusu hedef alındı. Arap alfabesinden önce Latin, ardından Kiril alfabesine geçilerek Türk-İslâm toplumlarının kütüphaneleriyle, geçmişleriyle ve Kur’ân-ı Kerîm ile olan doğrudan bağı bir gecede kesildi. Aile yapısını parçaladı, nesiller arası aktarımı kesti ve derin bir sosyo-psikolojik travma bıraktı.

Bu tarih, bize devlet gücünün sınırlarını anlattı. İnsanı istediğiniz kalıba zorla sokabileceğinizi düşündüğünüzde, nasıl bir felâket doğabileceğini göstermektedir.

Ancak bu büyük trajedide gözden kaçırılmaması gereken bir hakikat vardır: Devlet mekanizması binaları yıkabilir, âlimleri katledebilir; fakat kalpteki imanı polis kararnamesiyle söküp atamaz. Bu süreçte din, camilerden, medreselerden çekilmek zorunda kaldığında eve, aile mahremiyetine, dedenin dizinin dibindeki torununa fısıldadığı duaya ve Kur’ân dersine taşındı.

Kırgızistan, Özbekistan ve Tataristan üzerine yapılan sosyolojik çalışmalar, Sovyetler Birliği okulunda "Tanrı yoktur" telkiniyle büyüyen çocukların, geceleri gizlice namaz kılan büyüklerinin yanında imanlarını koruduklarını göstermektedir.

Antropolojik araştırmalarda anlatılan hatıralar, bu kırılmanın insanî tarafını çok çarpıcı biçimde göstermektedir. Okullarda, “Tanrı yoktur” öğretisiyle yetişen çocukların, evlerinde gizlice namaz kılan veya Kur’ân okuyan büyüklerini gördükleri örnekler vardır.

Din böylece kamusal kurum olmaktan çıkarılmış, fakat aile hafızasının en derin yerlerinde yaşamaya devam etmiştir. Sovyet baskısının en sert yıllarında bile dinî hafızanın ve İslâm mirasının önemli bölümü ailelerde taşınmıştır.

Bütün propagandaya, hapishanelere ve polise rağmen, bir ninenin torununa gizlice öğrettiği Fâtiha silinemedi. Koca devlet çöktü. Militan Ateistler Birliği, Stalin tarafından 1941’de fiilen askıya alındı. 1947’de kâğıt üzerinde tarihe gömüldü. Fakat kalplerdeki iman varlığını sürdürdü.

Bir mabedin kapısını kilitleyebilirler; fakat insanın kalbindeki imanı, dilindeki duayı hangi anahtarla kilitleyebilirler? Bir medreseyi, kuruluşu kapatabilirler, vakıf mallarını müsadere edebilirler, Kur’ân öğreten hocayı engelleyebilirler, sürgüne gönderebilirler, minareyi susturabilirler; fakat insanın Rabbini arama ihtiyacını hangi kanunla ortadan kaldırabilirler?

XX. yüzyılın en büyük siyasî ve toplumsal laboratuvarlarından biri olan Sovyetler Birliği, bu sorunun cevabını zor kullanarak aradı. Ateistler Birliği ise bu büyük deneyin en görünür araçlarından biri oldu. Sonunda devlet çöktü, örgüt dağıldı, lağvedildi. On yıllarca “dinin yok olacağı” iddiasıyla çalışan örgüt yok oldu. Din ise Sovyet coğrafyasında yaşamaya devam etti.

Savaş sonrasında Sovyet devletinin İslâm’ı bütünüyle yok etmek yerine onu denetlenen kurumlar aracılığıyla yönetmeye yöneldi. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ise, eski rejimi terk ederek, kontrollü bir yenilenme ve değişim süreci ile yeni dünya şartlarına göre hem devletin gelişiminin önünü açtı ve hem de dinî sivil toplum kuruluşlarına faaliyet serbestliği tanıdı.

Modernleşmenin zorunlu şartının ateizm/dinsizlik olmadığı anlaşıldı. Militan ateizm siyasetinin en büyük yanılgılarından biri, bilimi dinin rakibi gibi sunması oldu. Fakat insanların kalplerinden sökülmek istenen din, ilim, evlerde, hafızalarda, mezarlıklarda, dualarda ve seher vakti ibadetlerde yaşamaya devam etti.

Burada İslâm dünyası için büyük bir ibret vardır: İnanç yalnız kurumlarla yaşamaz; aileyle, hafızayla, numune olmakla ve gönülle de yaşar. Fakat kurumların baskılanması, engellenmesi, yıkılması, yok edilmesi; dinî bilgi, temel değerler ve sosyal ahlâk üzerinde ağır yaralar bırakabilir.

Sovyet sonrası Türkistan’da, Orta Asya’da dinî canlanma, İslâm’ın ilim, itikat, fıkıh ve tasavvuf mirasını yeniden ihya, hızlı oldu. Bunun yanında sahih dinî bilgi........

© İstiklal