Namusun Zırhı, Vicdanın Aynası: Tesettür ve Mahremiyet
Bir milletin medeniyetini ayakta tutan, sadece maddî kazanımları değil, o milletin sahip çıktığı değerleridir. Mahremiyet, namus ve iffet kavramları da bu değerlerin en hassas, en hayatî olanlarıdır.
Namus, bir toplumun bel kemiğidir; tesettür ise o kemiği saran ve koruyan sağlam bir zırhtır. Bu zırh çatladığında, sadece kişi değil, aile, toplum ve nihayetinde medeniyet yaralanır.
Kapısı kırılmış, perdeleri yırtılmış, duvarları bütünüyle camdan ibaret bir ev hayal edin. Dışarıdan gelip geçen herkesin içeriyi pervasızca dikizlediği, özelin genele kurban edildiği, mahremiyetin sıfıra indiği böyle bir evde kim huzurla yaşayabilir, uyuyabilir?
Hangi aile böyle bir mekânda varoluş güvenliğini sağlayıp sağlıklı bir nesil yetiştirebilir? Mümkün değildir. Çünkü mahremiyet, tıpkı nefes almak gibi insanın en temel, en varoluş güvenliği ihtiyacıdır.
İşte insan bedeni, kalbi ve ruhu da böylesi mukaddes bir evdir. Namus, o evin hukuku ve dokunulmazlığı; tesettür ise o evin aşılmaz surları, çelikten kapısı, koruyucu zırhı, ar ve hayâ perdesidir.
Tesettür namusun zırhıdır, fakat zırh yalnızca kadının omzuna yüklenemez. Erkeğin haramdan sakınan bakışı, eşlerin birbirine sadâkati, ailenin terbiyesi, okulun eğitimi, medyanın sorumluluğu ve devletin adâleti de bu zırhın parçalarıdır.
Bir parçası eksildiğinde koruma zayıflar. Bu sebeple namus, baskıyla değil bilinçle; korkuyla değil imanla; şiddetle değil hikmetle; başkasını yargılayarak değil önce kendi nefsini terbiye ederek korunur.
Tesettür, sadece başı ve bedeni örtmek değildir; aynı zamanda kalbi, aklı ve bakışı da her türlü kötülükten korumaktır; Allah’ın insana bahşettiği değerin mühim bir ifadesidir. İslâm’a göre tesettürün hikmeti, kişiyi ve toplumu korumak, iffetin muhafazasını sağlamak, aile hayatını ve tolum huzurunu, güvenini inşa etmektir.
Tesettür; bakışın, bedenin, sözün, sesin, insanî ilişkilerin ve dijital varlığın ölçüsüdür. Başın örtülü, fakat dilin kışkırtıcı; bedenin kapalı, fakat sosyal medya teşhirinin sınırsız olması mahremiyetin ruhuyla bağdaşmaz.
Tesettür, insanın bedenini değerli ve özel kabul ettiği için sınır koymasıdır. Kıymetli olan her şey, her bakışa, her alana ve herkese açılmaz. Mahremiyet, insanın görünmez duvarı değil, şahsiyetinin ve değerlerinin kapısıdır; o kapının anahtarı sahibine ve ailesine aittir.
Tesettür bir “özgürlük kısıtlaması” değil, aksine kişiyi nesneleşmekten, metalaşmaktan ve yıpratıcı bakışlardan koruyan bir hürriyet/özgürlük alanıdır.
Ancak, günümüzde, bu derin mana farkındalığının giderek yok olduğu, kavramların içinin sinsice boşaltıldığı, değerlerin baş aşağı çevrilip kötülüğün sıradanlaştırıldığı bir çağ yangınının tam ortasındayız. Bu yangında ilk feda edilen, ne yazık ki "namus" ve "mahremiyet" tasavvuru olmuş.
Bu derinlikli ve hayatî meseleyi sadece sığ tartışmalara hapsetmek yerine; ekonomik, psikolojik ve İslâmî ufuklardan yeniden okumaya, hakikatin üstünlüğünü kuşanarak yepyeni bir toplumsal sözleşme inşa etmeye mecburiyet vardır.
Küresel kapitalist sistem ve onun inşa ettiği "görünürlük çılgınlığı", insan bedenini -özellikle de kadın bedenini- bir pazarlama aracına, sonu gelmez bir "tüketim nesnesine" dönüştürmüştür.
Milyar dolarlık moda, kozmetik ve eğlence endüstrileri, ayakta kalabilmek için bedenin sürekli sergilenmesine, toplumda kesintisiz bir tahrik ve arzu hâlinin canlı tutulmasına muhtaç olmuştur.
Bu ekonomik-sosyolojik pencereden bakıldığında tesettür, sadece dinî bir vecibe değil, aynı zamanda insanın "Ben bir vitrin mankeni değilim; benim değerim etimde ve kemiğimde değil, aklımda, ahlâkımda ve inancımdadır" diyerek küresel sömürü düzenine çektiği soylu bir resttir.
İnsanı nesneleşmekten kurtaran, onu kapitalizmin vahşî pazarından çekip alarak şahsiyet sahibi bir "özne" mertebesine yükselten, değerleriyle varoluş direnişidir.
Bir devletin sınırları ihlal edildiğinde nasıl bekâ meselesi yaşanır ve millî güvenlik alarmı verilirse; insanın şahsî sınırları ve mahremiyeti ihlal edildiğinde de ruhî bir çöküş başlar. Bugün sosyal medya algoritmaları, insanları daha fazla görünmeye ve "beğeni" dilenciliğine kodlamıştır.
Güncel sosyolojik veriler vahameti açıkça ortaya koyuyor: Türkiye’de 16-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 95’inden fazlası sosyal medyada profil sahibidir. Uluslararası araştırma raporları, dijital platformlarda çocukların nasıl büyük bir istismar riskiyle karşı karşıya kaldığını, yapay zekâ ile üretilen cinsel içeriklerin nasıl bir silaha dönüştüğünü haykırıyor.
Mahremiyetin........
