Maskelerin Çöküşü ve Hakikatin Kıyamı: Siyonist Zihniyetin Küresel Ağları, Ahlâkî İmtihan ve Millî Diriliş Çağrısı
Bir ideolojiyi, bir devleti yahut siyasî bir hareketi anlamanın en sarsılmaz yolu; kendi sığınağında yalnızken ne söylediğine değil, gücü eline geçirdiğinde ne yaptığına bakmaktır.
Özgürlük iddiasıyla yola çıkan bir hareket, ötekinin hürriyetine nasıl muamele etmektedir? Kendi nesli için güvenlik talep eden bir akıl, yanı başındaki masumların güvenlik ve yaşama hakkını gözetmekte midir?
Tarihî ve dinî hak iddiaları dillendirenler, bugün aynı coğrafyayı paylaşan halkların hukukunu tanımakta mıdır?
İşte modern Siyonizm, kuruluş felsefesinden günümüzdeki devlet pratiklerine, küresel nüfuz ağlarından Türk, İslâm coğrafyasındaki sızma girişimlerine kadar tam da bu ahlâkî, siyasî ve hukukî soruların süzgecinden geçirilmek zorundadır.
Modern Siyonizm, 19. yüzyıl Avrupa’sında yükselen antisemitizm, kanlı pogromlar ve asimilasyon krizlerine bir tepki olarak gelişen Yahudi milliyetçiliğinin siyasî adıdır.
TheodorHerzl’in öncülüğünde 29 Ağustos 1897’de Basel’de toplanan Birinci Dünya Siyonist Kongresi ile örgütlü bir programa kavuşan bu hareket, Basel Programı dâhilinde “Yahudi halkı için Filistin’de kamu hukukunun güvencesi altında bir yurt kurulmasını” hedeflemiştir.
Herzl’in hatıratına düştüğü, “Ben Basel’de Yahudi devletini tesis ettim... Beş sene, belki elli sene sonra muhakkak herkes bunun böyle olduğunu anlayacaktır” şeklindeki tarihî not, hareketin en başından itibaren açık bir ulusal egemenlik hedefi güttüğünü ispattlamaktadır.
Ancak tarihî ve insanî trajedi tam da burada filizlenmiştir: Bir halkın maruz kaldığı kıyımlardan kaçarak güvenlik ve kendi kaderini tayin hakkı araması başka bir şeydir; bu arayışın başka bir halkın toprağını, mülkiyetini ve var olma hakkını yok eden yerleşimci-sömürgeci bir hiyerarşiye dönüşmesi bambaşka bir şeydir.
Akademisyen IlanPappe’nin ifade ettiği üzere yerleşimci-sömürgeci paradigma, Siyonizmin modern devlet inşasındaki başarısını izah ederken, diğer yandan Filistin’in yerli halkı üzerindeki etnik temizlik ve sistematik mülksüzleştirme politikalarının yıkıcı arka planını ifşa etmektedir.
Bugün küresel ölçekte şahit olunan kriz, Siyonist zihniyetin onlarca yıldır arkasına sığındığı meşruiyet maskelerinin birer birer çöküşüdür.
Bu maskelerin ilki ve en güçlüsü “mutlak güvenlik” söylemidir. Avrupa’da yaşanan Holokost dehşeti tarihî bir gerçektir ve masum insanların güvenlik içinde yaşama hakkı tartışmasızdır. Fakat hiçbir devletin meşru güvenlik ihtiyacı, başka bir halkın toprağını ilhak etmenin, milyonlarca insanı açık hava hapishanesine mahkûm etmenin veya sivil yerleşimleri yerle bir etmenin mazereti olamaz.
Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) 19 Temmuz 2024 tarihli tarihî danışma görüşü bu hakikati tescillemiştir: Divan, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki varlığının ve yerleşim faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğunu, bu varlığa derhal son verilmesi ve tüm yerleşimcilerin tahliye edilmesi gerektiğini karara bağlamıştır.
Kararda, İsrail’in uyguladığı kısıtlamalar rejiminin ırk ve etnik kökene dayalı sistemik bir ayrımcılık teşkil ettiği açıkça tespit edilmiştir.
İkinci büyük maske “Bölgenin Tek Demokrasisi” illüzyonudur. İsrail’de seçimlerin ve parlamenter kurumların varlığı inkâr edilemez; ancak kendi vatandaşlarına demokratik mekanizmalar sunan bir yapının, egemenliği altında tuttuğu milyonlarca Filistinliye hiçbir siyasî ve hukukî hak tanımaması derin bir çelişkidir.
Uluslararası(Ta-NehisiCoates gibi) yazarların yerinde........
