Dijital Çağda Çocukların, Kalpleri Susamış Bir Neslin Sevgi Açlığı ve Manevî İmarı
İnsanlık, gökyüzünü delen gökdelenler inşa edip şehirleri yapay ışıklarla donatırken, sessiz sedasız en muazzam kalesini, yani çocuklarının ve gençlerinin kalbini kaybediyor.
Bugünün dünyasında çocuklarımız ve gençlerimiz; modern konforun, lüks yurtların, akıllı okulların ve son model cihazların ortasında, tarihin en derin “sevgi ve şefkat kışını” yaşıyor.
Maddî imkânların bolluğuna tezat, ruhları besleyen manevî kaynakların, genelde, kuruduğu bir çağdayız. Sormak mecburiyetindeyiz ki karnı tok, üstü pek ama ruhu aç bir nesille hangi geleceği inşa edebiliriz?
Bir çocuğun gözlerindeki ışığın söndüğünü hiç fark ettiniz mi? O ışık, sadece oyuncağı kırıldığında ya da arkadaşı onu üzdüğünde değil, asıl olarak “görülmediğinde”, “duyulmadığında”, “değer verilmediğinde”, “takdir edilmediğinde”, “sevildiğini hissetmediğinde” kaybolur.
Bugün sokaklarda, okullarda, devlet yurtlarında, hatta evlerimizde dolaşan binlerce çocuk ve gencin gözlerinde o ışığın solduğunu görüyoruz. Onlar yeni telefonlara, tabletlere, marka kıyafetlere belki sahipler ama içleri bambaşka bir açlıkla kıvranıyor: Sevgi ve değer açlığı. Şefkat hasreti. Merhamete susamışlık.
Biz büyükler, bu sessiz çığlığı neden duyamıyoruz ve göremiyoruz? Neden bir çocuğun “başarısına” odaklanırken, “mutluluğuna ve huzuruna” bu kadar uzağız?
Evde anne babasının bakışından, okulda öğretmeninin tebessümünden, yurtta belletmenin sevgi ve şefkatinden mahrum büyüyen bir çocuğun kalbindeki üşümeyi hangi merkezî ısıtma sistemi giderebilir?
Kelimelerin ve nesnelerin dünyasına boğulduğumuz bu fetret devrinde, en acımasız kıtlık “sevgi, şefkat ve merhamet kıtlığıdır”. Eğer bugün çocukların sevgi açlığını fark edip onların zihinlerini ve kalplerini maneviyatla besleyemezsek; yarın binalarımız ayakta kalacak, fakat o binaların içinde yaşayacak insanî bir ruh bulamayacağız.
Yaşadığımız bu duygusal kuraklığı ve şuur kaybını sadece psikolojik bir ajitasyonla değil; tarihî, İslâmî, sosyolojik ve kurumsal dinamikleri içeren çok boyutlu bir analitik haritayla masaya yatırmak zorundayız.
Bizim medeniyetimizin kurucu aklı, şefkati şahsî bir lütuf değil, ailevî, kurumsal ve siyasî bir mesuliyet olarak görmüştür. Osmanlı’nın en zor döneminde, savaş yetimlerini sokaktan kurtarıp hem sanatsal hem de ruhî olarak imar etmek için kurduğu Darü’l-Eytamlar (Yetimler Yurdu) ve cepheye giden askerlerin çocuklarını koruyan vakıf sistemleri, şefkatin kurumsallaşmış âbideleri oluştur.
Siyasî iktidarın bekası, yetiştirdiği neslin kalitesine ve maneviyatına bağlıdır. Kadim siyasetnamelerimizde devlet, tebaasına karşı bir “baba” ve “anne” şefkatiyle mükellef kılınmıştır.
Günümüzde ise modern devlet ve kurumsal yapılar, çocukları ve gençleri sadece istatistikî birer veri, sınav kağıtlarındaki birer barkod veya bütçe kalemindeki birer yük olarak görme yanılgısına düşmüştür.
Yurtların fizikî kalitesi artarken kurumsal soğukluğun yayılması, medeniyetimizin bu tarihî şefkat ve merhamet mirasının modern bürokrasi içinde eritildiğinin isbatıdır.
Geleneksel toplumumuzda çocuk, sadece ailesinin değil, tüm mahallenin, sokağın, komşuların ortak mesuliyetiydi. Bir çocuk ağladığında yan komşu koşar, okulda üzüldüğünde öğretmeni elini omzuna koyardı. Bugün ise kurumsallaşma artarken insanî sıcaklık gerilemektedir.
İslâm inancında Yüce Allah'ın en çok zikredilen iki sıfatı “Rahman” ve “Rahim”dir. Her ikisi de rahmet, merhamet ve şefkat kökünden gelir. Tasavvuf geleneğinde “rahmânî” olmak, yani Rahman'ın sıfatlarıyla ahlâklanmak, şefkati bir hayat biçimi haline getirmektir. Çocuklara sevgi göstermek, onları bağrına basmak, hatalarını çözüm odaklı hoş görmek, işte bu rahmanî ahlâkın tam kalbidir.
İslâm eğitim paradigmasının temeli nebevî bir ikaz üzerine kuruludur: “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), secdedeyken sırtına çıkan torunları Hasan ve Hüseyin üzülmesin ya da kalpleri kırılmasın diye secdesini uzatan, onları omuzlarında taşıyan, sokakta çocuklarla selâmlaşan ve namaz kılarken ağlayan bir bebek sesi duyduğunda annesi telaşlanmasın diye kıraati kısaltan bir şefkat abidesiydi. Bu bakış açısı, bir çocuğa sarılmayı sadece bir “davranış” değil, bir “ibadet” olarak okur.
Ancak günümüz Müslüman toplumlarında din eğitimi ve maneviyat, kalbî bir duyuştan ziyade kuru bir kurallar bütününe ve şekilciliğe indirgenmiştir. Kalbine dokunulmadan zihnine kural dayatılan gençlik, inandığı değerlerden hızla uzaklaşmaktadır.
İslâm dünyasındaki “sevgi açlığı”, maneviyatın özü olan “Vedûd” (bizi karşılıksız seven ve sevilmeye layık olan Allah (c.c.)) isminin çocukların dünyasında hakkıyla tecelli ettirilememesinden kaynaklanmaktadır. Kalbe ulaşmayan bilgi, karaktere dönüşmez.
Modern psikoloji, özellikle bağlanma teorisi, bir çocuğun ilk yıllarında kurduğu güvenli bağın, tüm hayatını şekillendirdiğini isbatlamıştır.
Sevgi, şefkat ve merhametle büyüyen çocuklar; özgüvenli, empati yeteneği yüksek, duygularını sağlıklı ifade eden ferdler olurken, sevgi açlığıyla büyüyen çocuklar, kaygılı, öfkeli, içe kapanık veya saldırgan olabilmektedir.
Kendini sevilen hisseden çocuklar daha özgüvenli, daha başarılı ve daha sağlıklı ferdler hâline gelirken; sevgisizlik ve ilgisizlik duygusu birçok psikolojik ve sosyal problemin temelini oluşturmaktadır.
Küresel verilere göre, çocukluk döneminde duygusal ihmal yaşayan kişilerde yetişkinlikte klinik depresyon görülme ihtimali p daha yüksektir. Benzer şekilde, ülkemizde yapılan gençlik araştırmaları da çarpıcı bir tabloyu önümüze koymaktadır: 15-18 yaş arası gençlerin yaklaşık C'ü “ailesi tarafından yeterince sevilmediğini” hissetmektedir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında toplum, kişilerin sadece mekanik olarak bir arada bulunduğu bir kalabalık değil, pozitif duyguların........
