Akıl, Kalp ve İrfan Cenderesinde Hakikî İmanın İhyası ve Pozitif Yansımaları
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen en büyük, en kadim soru şu olmuştur: "Ben kimim, nereden geldim, niçin yaşıyorum ve nereye gidiyorum?"
Bu soruların cevabını bulamayan insan, dünyanın en gelişmiş teknolojilerine, en muktedir iktisadî imkânlarına sahip olsa dahi kalbindeki o derin, sızlayan boşluğu dolduramaz.
Çünkü insan sadece etten, kemikten ve mekanik bir akıldan ibaret değildir; onun bir de ebediyete teşne ruhu vardır. Ruh ise manasızlığa katlanamaz. Ruh, hakikati arar, huzuru arar, sonsuzluğu arar.
Bugün insanoğlu, tarihin hiçbir döneminde şahidlik edilmemiş büyük bir bilgi bombardımanının, dijital gürültünün ve yapay konforun ortasında derin bir manasızlık/anlamsızlık ve yapayalnızlık sancısı çekmektedir.
Kalplerin huzursuzlukla kıvrandığı, zihinlerin şüphe ve nisyan labirentlerinde kaybolduğu modern dünyada, aranan o aziz teselli ne borsa grafiklerindeki artışta ne makam hırsında ne de dijital ekranların sahte ve geçici parıltısındadır. İnsan, varoluş gayesinden koptuğu an ne kadar kalabalıklar içinde yaşarsa yaşasın yapayalnızdır.
Maddî imkânların fevkalade arttığı bir çağda insanların ruhen bu derece huzursuz olması son derece düşündürücüdür. Çünkü teknoloji hayatı kolaylaştırabilir; fakat hayatın manasını veremez. Servet bedenî bir konfor sağlayabilir; fakat vicdan huzurunu asla satın alamaz. Güç ve tahakküm korku oluşturabilir; fakat kalıcı bir güven ve emniyet inşa edemez.
İnsanı ve cemiyeti gerçekten felaha ulaştıracak yegâne unsur; akılla idrak edilen, kalple tasdik olunan ve hayatın her zerresinde ahlâkla neşvünema bulan hakikî imandır.
İman, fırtınalı denizlerde savrulan insan ruhunun sığınacağı yegâne sarsılmaz liman, zifiri karanlıkları aydınlatan sönmez bir ilahî meşaledir.
Çağımızın en büyük krizi, bilgi ile iman arasındaki kopuş; en büyük trajedisi ise aklın ve kalbin aynı hakikatte buluşturulamamasıdır.
İman etmek, söylenegeldiği gibi körü körüne bir taklit, atalardan devralınmış geleneksel pasif bir alışkanlık yahut toplumsal bir mecburiyetin dayattığı edilgen bir teslimiyet değildir.
Aksine hakiki iman; Yaratıcı'nın insana lütfettiği en büyük nimet olan akıl vasıtasıyla hakikati aramak, idrak etmek ve kalben tasdik etmektir.
İslâm medeniyeti, aklı felce uğratan bir dogmatizmi külliyen reddeder. Kur'ân-ı Kerîm, insanı ısrarla aklını kullanmaya, kâinat üzerinde tefekkür etmeye ve hakikatin izini sürmeye davet eder.
İlahî kelâmda sıkça yankılanan "Hiç akletmez misiniz?", "Hiç düşünmez misiniz?" çağrıları, İslâm'ın delile, tefekküre ve bilince/şuura dayanan bir imanı şart koştuğunun açık nişanesidir.
İman ile akıl birbirinin alternatifi veya rakibi değil; aksine birbirini tamamlayan iki hakikat meşalesidir.
Akıl, hakikatin kapısını çalan nazik bir anahtar; iman ise o kapıdan içeri girip Yaratıcı’nın sonsuz kudretine, büyüklüğüne, rahmetine ve hikmetine kalben teslim olmaktır.
Akıl olmadan doğruyu yanlıştan, hayrı şerden ayırmak imkânsızlaşır. Vahyin rehberliği olmadan da akıl, varoluşun derin soruları karşısında pusulasız kalır.
Akıllı bir insan, kâinatta işleyen muazzam nizamı, hücreden galaksilere uzanan o muhteşem ilâhî sanatı ve kendi bünyesindeki hassas dengeleri tefekkür ettiğinde, tesadüfün ve kör tesadüf iddiasının acizliğini kavramak mecburiyetindedir.
İnsanın niçin, nasıl ve kime iman edeceğinin cevabı işte bu aklî uyanışta saklıdır: Mülkün yegâne sahibi olan Allah’a (c.c.), O’nun hidayet rehberi olarak gönderdiği peygamberlerine, vahiyle sabit........
