menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gazze’nin Haysiyeti ve Bizim Küçük “Selam” Hesaplarımız

5 0
previous day

Acının İçinde Direnen Haysiyet

Gazze, uzun zamandır yalnızca bir coğrafyanın değil, insanlığın da imtihan yeridir. Orada evler yıkılıyor, sofralar eksiliyor, çocukluklar yarım kalıyor; fakat bütün bu yıkımın içinden hâlâ başı dik bir haysiyet yükseliyor.

Gazze’de bir anne, evladının cansız bedenine sarılırken bile “Allah bize yeter” diyebiliyor. Bir baba, enkazın başında hem ağlıyor hem de dimdik duruyor. Bir çocuk, bütün dünyanın sustuğu yerde gözleriyle insanlığa soru soruyor: “Siz gerçekten yaşıyor musunuz?”

Bu soru yalnızca Batı’ya, büyük devletlere, uluslararası kurumlara yöneltilmiş değildir. Bu soru bize de yöneliktir. Çünkü Gazze, sadece mazlumun değil, seyredenlerin de aynasıdır. Asıl direnç bazen elde silah tutmak değil, yıkıntıların arasında insan kalabilmektir. Acının ortasında merhameti, yokluğun içinde vakarı, çaresizliğin içinde kalbini ve imanını koruyabilmektir.

Tasavvuf irfanında sıkça aktarılan derin bir mana vardır: Cenab-ı Hak yere ve göğe sığmaz; fakat mümin kulunun kalbine tecelli eder.

Bu sözün işaret ettiği hakikat büyüktür: Kalp, insanın en mahrem emanetidir. İnsanın dış görünüşü, makamı, unvanı, kalabalığı değil; kalbinin hangi hâl üzere olduğu asıl meseledir.

Kalp kinle mi dolu, merhametle mi?

Menfaatle mi çalışıyor, hakikatle mi?

Güçlünün gölgesine mi sığınıyor, mazlumun duasına mı talip oluyor?

İnsan, en çok kalbinde sakladığı şeydir.

Zaruret ile Fazilet Arasındaki İnce Çizgi

Gazze’de insanlar ölümün karşısında bile haysiyetini korumaya çalışırken, biz bazen çok daha küçük sınavlarda dökülüyoruz. Bir kadro, bir makam, bir koltuk, bir yakınlık, bir “aman bana zarar gelmesin” hesabı için dostluklar unutuluyor, vefa erteleniyor, selam bile korkuyla tartılıyor.

Eskilerin meşhur bir sözüdür: “Zaruret kapıyı çalınca, fazilet pencereden kaçarmış.”

Bu söz, çoğu zaman insan zaafını anlatmak için söylenir. Fakat dikkat edilmezse, zayıf duruşların en kullanışlı mazeretine dönüşebilir. Oysa insanı eşref-i mahlûkat kılan şey, tam da o kapı çalındığında fazileti kolundan tutup içeride tutabilme iradesidir.

Gazze’de açlık ve ölüm birer zaruret olarak kapıyı değil, duvarları yıkarak içeri girerken bile vakarını koruyan insanları gördükçe; burada küçük bir ikbal kaygısını, bir kadro hesabını, bir makam fısıltısını “zaruret” diye ambalajlayıp vicdanını susturanların hâli daha da hazin görünür. Unutulmasın ki zaruretten zulüm, korkudan ahlak devşirilemez. Faziletin pencereden kaçtığı bir odada geriye kalan şey; unvanla, makamla, cümleyle süslense de içi boşalmış bir varlık hâlidir.

Akademik Taşranın Zihinsel Getto Sınırları

Bir profesör olarak kendi akademik çevreme baktığımda da bu aynanın ne yazık ki boş durmadığını görüyorum. Üniversite kültürü, bazen evrensel ufkundan uzaklaşıp küçük iktidar alanlarının gölgesine sığınabiliyor. Kişileri fikirleri, eserleri ve emekleriyle değil; “kiminle görüştüğü”, “kime selam verdiği”, “kiminle aynı karede bulunduğu” üzerinden tasnif etmeye kalkan bu anakronik yaklaşım, aslında kendi özgüven eksikliğini “adamcılık” yaftasıyla maskelemeye çalışan zihinsel bir gettodan ibarettir.

Akademik kadroları liyakat zemini değil, şahsi sadakat testine dönüştüren bu miadı dolmuş zihniyet; genç zihinleri “zaruret ile fazilet” arasında kirli bir tercihe zorlar. Oysa bilim, koridor fısıltılarıyla, kapalı kapılar ardındaki imalarla ve küçük hesapların karanlığıyla değil; liyakatin vakur duruşuyla yükselir. Kadro vermemekle, yol kesmekle, insanları birbirine karşı korkutmakla hiçbir kurum büyümez. Ancak korku büyür, şüphe büyür, sessizlik büyür ve zamanla insanlar kötülüğe alışır. Zaruret kapıyı çalınca fazilet pencereden kaçsın diye beklerler; hatta bu kaçışı makul, ahlaklı ve stratejik bir davranış gibi anlatırlar.

Tam da bu yüzden Filistin meselesi sadece uzak bir coğrafyanın meselesi değildir. Gazze, bizim iç dünyamıza tutulmuş büyük bir aynadır. Mazlumdan söz ederken kendi çevresindeki mazlumu görmeyen, zulme lanet ederken küçük iktidar alanlarında insan öğüten, haysiyet nutukları atarken bir selamı bile menfaat terazisine koyan herkes bu aynada kendine bakmalıdır. Çünkü zulme karşı olmak, yalnızca büyük zalimlere öfkelenmek değildir. Küçük zalimliklere benzememeyi de göze almaktır.

Filistin halkı ağır bedellerle direniyor. Bizden istenen belki o kadar ağır değildir: Adil olmak, suskun kötülüğe ortak olmamak, bir insana reva görülen haksızlığı alkışlamamak… İnsan, vaaz ettiği ahlakla değil, menfaati tehlikeye girdiğinde koruyabildiği ahlakla ölçülür.

Bu yazı kimseye masumiyet madalyası takmak için değil, hepimize aynı aynayı tutmak için yazıldı. Bir hakikati söyleyenin kusurunu aramak, hakikati çürütmez; çoğu zaman aynaya bakmaktan kaçanın telaşını gösterir. Çünkü aynada gördüğünden rahatsız olanlar, yüzleriyle yüzleşmek yerine aynayı tutan ele bakmayı tercih ederler. Kendi iç muhasebesinden kaçmayanlara, kalbini küçük menfaatlerin karanlığına teslim etmeyenlere selam olsun.

Bu yazıdan rahatsız olanlara son sözümüz şudur: Aynayı tutan ele değil, aynada gördüğünüz yüze bakınız; zira asıl muhasebe orada başlamaktadır.


© İstiklal