Kurşun Rütbe Sormazken Devlet Neden Sorar
Güvenpark'ta bir aydan fazla süredir hak arayan er gaziler, Türkiye'nin yeni dönemine tutulmuş en sert aynadır.
Türkiye bugün tarihi bir eşikten geçiyor.
PKK'nın silah bırakması, örgütsel yapının tasfiyesi ve bunun ardından gelecek hukuki düzenlemeler üzerinden yeni bir dönem kurulmaya çalışılıyor. TBMM de 10 Ağustos'ta kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ile sürecin hukuki çerçevesini oluşturdu; düzenleme 18 Ağustos'ta Resmî Gazete'de yayımlandı. Kanunun uygulanması, silah bırakma ve örgütsel tasfiyenin devlet tarafından tespit ve teyit edilmesi şartına bağlandı.
Fakat tam da böyle bir dönemde Ankara'nın merkezinden yükselen bir başka ses var.
13 Temmuz'dan bu yana er şehit yakınları ve er/erbaş statüsündeki gaziler, rütbe ayrımı yapılmadan eşit özlük ve sosyal hak talebiyle eylem yapıyor. Eylem 4 Ağustos'ta açlık grevine dönüştü. 1 Ağustos'ta ise eylem sırasında rahatsızlanan er gazi Erdal Özdemir hayatını kaybetti.
Ve 19 Ağustos'ta, eylemin 36. gününde, Güvenpark'taki grubun polis tarafından sabah saatlerinde parktan çıkarıldığı haberleri kamuoyuna yansıdı.
Şimdi şu soruyu sormanın tam zamanıdır:
Bir ülke örgütle barışmanın hukukunu konuşurken, kendi gazisinin hakkını neden hâlâ çözemiyor?
Bu soruyu sormak sürece karşı çıkmak değildir.
Tam tersine, sürecin demokratik meşruiyetini savunmaktır.
Kurşun rütbe sormadıysa devlet neden soruyor?
Güvenpark'taki gazilerin en çarpıcı itirazlarından biri tam olarak burada düğümleniyor.
Terörle mücadelede er olarak görev yapan, mayınla, bombayla, çatışmayla yaralanan; kimisi gözünü, kimisi bacağını, kimisi sağlığını kaybeden bu insanlar, rütbeli personelle aralarındaki maaş ve sosyal hak farklarının giderilmesini istiyor.
Kamuoyuna yansıyan haberlerde er gazilerin yaklaşık 35 bin lira aylık gazi maaşı aldıkları; buna karşılık astsubay ve subay statüsündeki gazilerin çok daha yüksek aylıklara sahip olduğu belirtiliyor. Gazilerin talepleri yalnızca maaşla sınırlı değil; sağlık, tedavi, protez, sosyal haklar ve istihdam gibi başlıklarda da eşitlik istiyorlar.
Burada mesele bir maaş cetvelinden ibaret değildir.
Mesele devletin fedakârlığı nasıl ölçtüğüdür.
Kurşun, karşısındaki insanın rütbesini bilmiyordu.
Mayın patladığında apolet sormuyordu.
Bombalı saldırı er ile subay arasında ayrım yapmıyordu.
Şehitlikte tabutun üzerine konulan bayrak rütbeye göre değişmiyordu.
O hâlde devletin sosyal sorumluluğu neden aynı fedakârlığın sonrasında bu kadar farklılaşabiliyor?
İşte Güvenpark'taki insanların devlete yönelttiği asıl soru budur.
Ve bu sorunun cevabı yalnızca mevzuat maddeleriyle verilemez.
Vicdanla da verilmek zorundadır.
Güvenpark'taki gazi, barış sürecinin karşısında değil; aynasında duruyor
Burada çok hassas bir ayrım yapalım.
Bir gazinin "Benim hakkım neden yıllardır verilmedi?" demesi, PKK'nın silah bırakmasına karşı çıkması anlamına gelmez.
Bir şehit yakınının "Benim kaybımın hesabı nasıl verilecek?" diye sorması, Türkiye'nin terörsüz bir geleceğe ulaşmasını istemediği anlamına gelmez.
Bu insanların soruları çözülmeden toplumsal bütünleşme eksik kalır.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Mağdurun kendisini unutulmuş hissetmemesidir.
Devletin verdiği sözün arkasında durmasıdır.
Ve aynı ülkenin vatandaşlarına "Senin kaybın benim için daha az değerliydi" duygusunu yaşatmamasıdır.
Örgütle normalleşme ile toplumla yüzleşme aynı şey değildir
Burada sürece yönelik en ağır eleştiriyi de yapmak gerekiyor.
Türkiye, PKK'nın tasfiyesi ve silahların bırakılması sonrasında örgüt mensuplarının hukuki statüsünü, topluma dönüşünü veya rehabilitasyonunu konuşabilir.
Demokratik devlet, bunun hangi hukuk kuralları içinde yapılacağını elbette tartışabilir.
Ama hukuk ile meşrulaştırmayı birbirine karıştırmamak zorundadır.
Bir örgütün silah bırakması, geçmişte işlenen suçların otomatik olarak silindiği anlamına........
