menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

28 Şubat’ın Acı Hafızası Azerbaycan’a Uyarı Olsun

8 0
15.10.2026

İki devlet, tek millet diyorsak, birbirimizin acısını da görmeli, aynı yanlışların yeniden yaşanmasına da sessiz kalmamalıyız.

Ben Azerbaycan’dan gelen haberleri okurken yalnızca Bakü’de alınan kararları, okul kapılarında yaşanan tartışmaları ya da başörtülü öğrencilerin ve öğretmenlerin karşı karşıya kaldığı sorunları görmüyorum. Ben, Türkiye’nin yakın tarihinde açılmış bir yaranın başka bir coğrafyada yeniden kanama ihtimalini görüyorum. Yıllar önce üniversite kapılarında bekletilen genç kadınları, eğitim hakkıyla inançları arasında tercihe zorlanan öğrencileri, ikna odalarını ve bir ömür boyu unutulmayacak kırgınlıkları hatırlıyorum. Bu yüzden Azerbaycan’da yaşananları sıradan bir kıyafet tartışması olarak değerlendiremiyorum. Çünkü biz bu acının neye benzediğini biliyoruz; bir insanın hayatının, hayallerinin ve geleceğinin bazen tek bir idari kararla nasıl değişebildiğini kendi tarihimizden öğrendik.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi anlatırken sık sık “İki devlet, tek millet” diyoruz. Bu söz, elbette ortak dilin, tarihin, kültürün ve kardeşlik duygusunun ifadesidir. Fakat bana göre bu sözün gerçek ağırlığı, yalnızca törenlerde, siyasi konuşmalarda veya zor zamanlarda verilen destek mesajlarında ortaya çıkmaz. Asıl anlamını, kardeş bildiğimiz bir toplumda insanları inciten bir gelişme yaşandığında, o toplumun geleceğini etkileyebilecek bir yanlışın karşısında samimiyetle konuşabildiğimiz zaman kazanır. Kardeşlik, birbirimize her konuda hak vermek değil; birbirimizi yanlışın bedelinden koruyacak kadar yakın olabilmektir.

Azerbaycan’da tartışmanın fitilini ateşleyen süreç, 21 Eylül 2026’da devlet okullarındaki öğrenci kıyafetlerine ilişkin düzenlemede yapılan değişiklikle başladı. Yeni hükümler, okul üniformasının bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laiklik ilkesine aykırı görülen kıyafet unsurlarını sınırlandırdı. Metinde başörtüsü açıkça yasaklanmış değildi; ancak bazı okullarda başörtülü öğrencilerin derslere alınmadığına ilişkin haberler kamuoyuna yansıdı. Ardından 6 Ekim’de öğretmenlerin kıyafetlerine ilişkin yeni bir düzenleme kabul edildi. Bu kez de kıyafetin laik eğitim ilkesine uygun olması şartı getirildi ve başörtülü öğretmenlerin görevlerini sürdürmesi konusunda ciddi tartışmalar ortaya çıktı.

Burada hukuki ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor: Düzenlemelerin metninde açıkça “başörtüsü yasaktır” denilmemesi, uygulamada böyle bir sonuç doğmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim öğretmenlerin ve öğrencilerin okul kapısından çevrildiğine ilişkin haberler, meselenin kâğıt üzerindeki kıyafet kurallarını aşarak eğitim ve çalışma hakkına dokunduğunu gösteriyor. Azerbaycan yönetiminin savunduğu ortak kıyafet ve laik eğitim yaklaşımı ile bu yaklaşımın sahadaki sonuçları birbirinden ayrı değerlendirilmek zorunda. Bir düzenlemenin amacı başka, uygulamada ortaya çıkardığı sonuç başka olabilir.

Benim itirazım tam da burada başlıyor. Bir öğrencinin eğitim hakkı, başörtüsünü laiklik ilkesine aykırı yorumlayan bir okul yönetiminin kararına bağlı hâle geliyorsa; bir öğretmen yılların emeğine, mesleki yeterliliğine ve sınıfındaki başarısına rağmen kıyafeti nedeniyle görevini yapamama endişesi taşıyorsa, artık yalnızca üniforma standardından söz etmiyoruz. Devletin vatandaşının inancıyla, mesleğiyle ve eğitim hakkıyla kurduğu ilişkiyi tartışıyoruz.

Bir devlet, vatandaşından kurallara uymasını isteyebilir; fakat kuralları uygularken vatandaşının temel haklarını gözden çıkaramaz.

Türkiye bu acıyı daha önce yaşadı

28 Şubat 1997… Türkiye’nin siyasi hafızasına yalnızca bir Millî Güvenlik Kurulu toplantısının tarihi olarak kazınmadı. O tarih, askerî vesayetin siyaset üzerindeki ağırlığının arttığı, bürokrasinin ve kamu kurumlarının toplumsal hayatı biçimlendirmede baskı aracı olarak kullanılabildiği bir dönemin simgesine dönüştü. Laiklik tartışmaları, bir süre sonra insanların eğitimine, çalışma hayatına ve kamusal alanda var olma biçimine doğrudan müdahale eden uygulamalarla iç içe geçti. Başörtüsü, bazı kurumlarda yalnızca bir kıyafet unsuru olarak değil, kişinin siyasi ve toplumsal kimliğine ilişkin bir işaret gibi değerlendirildi.

O dönemi yalnızca siyasi aktörlerin açıklamalarıyla anlamak mümkün değil. Asıl hikâye, sabah evinden çıkıp üniversiteye giden genç kadının yaşadıklarında saklıydı. Sınavına hazırlanmış, ailesinin imkânlarını zorlayarak eğitimini sürdürmeye çalışmış, yıllarca hayalini kurduğu fakülteyi kazanmış bir öğrenciyi düşünün. Önünde öğrenmesi gereken dersler, vermesi gereken sınavlar ve kurması gereken bir gelecek var. Fakat bir gün, bütün bu emeğin önüne kıyafetiyle ilgili bir engel çıkıyor. Dersliğe girmek, sınava katılmak veya eğitimini kesintisiz sürdürmek, başını açıp açmamasıyla ilişkilendiriliyor.

İstanbul Üniversitesi’nde başörtülü öğrencilerin derslere ve sınavlara alınmamasıyla simgeleşen uygulamalar, bu baskının en görünür örnekleri arasındaydı. Ardından “ikna odaları” adıyla hafızalara kazınan uygulama geldi. Üniversiteye kayıt yaptırmak veya eğitimine devam etmek isteyen genç kadınların başlarını açmaları yönünde ikna edilmeye çalışıldığı bu odalar, devlet ve üniversite gücünün........

© İstiklal