menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şah Muhammed Rıza Pehlevî Dönemi: Aydınların Ülkeden Kaçışı (1946-1979)

17 0
07.07.2026

İran Türk edebiyatı tarihinde 1946 yılı, siyasî bir kırılmanın yanında büyük bir kültür ve aydın kıyımının da başlangıcıdır. Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin kanlı bir şekilde yıkılmasının ardından Güney Azerbaycan’da basit bir yönetim değişikliği yaşanmamış; Türk diline, Türk edebiyatına, Türk kültürüne ve bu değerleri yaşatan aydınlara karşı sistemli bir yok etme hareketi başlatılmıştır.

Şah Muhammed Rıza Pehlevî yönetimi, dış güçlerin desteğiyle İran coğrafyasında yeniden hâkimiyet kurarken en ağır darbeyi Türk aydınlarına vurmuştur. Çünkü bir milletin hafızasını diri tutanlar şairler, yazarlar, gazeteciler, öğretmenler, sanatçılar ve fikir insanlarıdır. Onlar susturulmadan bir milletin dili susturulamaz; onlar yok edilmeden bir toplumun kültür kökleri kurutulamazdı. Bu sebeple 1946 sonrasında İran Türk aydınları ağır baskılara, tutuklamalara, idamlara ve sürgünlere maruz kalmıştır.

Bu dönem, Stalin’in 1937’de Türk Cumhuriyetlerinde uyguladığı “Ziyalılar Katliâmı”nı hatırlatan acı bir manzara ortaya çıkarmıştır. Binlerce aydın öldürülmüş, zindanlara atılmış veya doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak zorunda bırakılmıştır. İran Türk edebiyatının güçlü kalemleri, saz ve söz erbabı, gazetecileri ve fikir adamları büyük bir baskı dalgasıyla karşı karşıya kalmıştır. Canlarını kurtarabilenlerin önemli bir kısmı Bakü’ye sığınmış; bir bölümü ise İran içinde sessizliğe mahkûm edilmiştir.

Böylece 1946’dan sonra İran Türk edebiyatı iki ana kolda gelişmeye başlamıştır. Birinci kol, ülke dışında, özellikle Bakü’de hayat bulan sürgün edebiyatıdır. İkinci kol ise İran sınırları içinde, ağır baskılar altında varlığını sürdürmeye çalışan edebiyattır. Bu iki damar, aynı acının, aynı hasretin ve aynı millî hafızanın farklı coğrafyalarda yankılanan sesidir.

Dizi yazımızın bu bölümünde, Şah Muhammed Rıza Pehlevî döneminde İran Türk aydınlarının uğradığı baskıları, ülkeden ayrılmak zorunda kalan şair ve yazarların edebî faaliyetlerini ve 1946-1979 yılları arasında İran Türk edebiyatının nasıl iki ayrı kolda geliştiğini ele alacağız.

1946 Kırılması: Yıkılan Bir Hükûmet, Doğan Bir Sürgün Edebiyatı

İran Türk edebiyatında 1946 yılı, siyasî tarih bakımından olduğu kadar edebiyat ve kültür tarihi bakımından da derin bir kırılma noktasıdır. Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin kanlı bir şekilde yıkılmasının ardından Güney Azerbaycan’da büyük bir aydın kıyımı yaşanmış; şairler, yazarlar, gazeteciler, öğretmenler, sanatçılar ve fikir adamları ağır baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu baskılardan canını kurtarabilenlerin önemli bir kısmı ülkeyi terk ederek başta Bakü olmak üzere Sovyet Azerbaycanı’na sığınmak zorunda kalmıştır.

Böylece İran Türk edebiyatının tarihinde yeni ve acılı bir dönem başlamıştır: Ülke dışında gelişen İran Türk edebiyatı. Bu edebiyata aynı zamanda “sürgün edebiyatı” demek mümkündür. Çünkü bu edebiyat, vatanından koparılan, doğduğu topraklardan uzak düşen, hasretle yaşayan fakat kalemini elinden bırakmayan aydınların edebiyatıdır. Onlar için Bakü bir sığınak, bir okul, bir edebiyat merkezi ve aynı zamanda bitmeyen vatan hasretinin yaşandığı ikinci yurt hâline gelmiştir.

Bakü’ye Uzanan Yol: Aydınların Sığınağı ve Yeni Edebiyat Merkezi

1946’dan sonra Bakü’ye giden İran Türk aydınlarının çoğu, edebî çalışmalarla yetinmemiş; gazete ve dergilerde görev almış, edebî ve siyasî cemiyetlerde çalışmış, üniversitelerde tahsil görmüş, yüksek lisans ve doktora yapmış, ilmî araştırmalara yönelmiştir. Rusça, Fransızca gibi Batı dillerini öğrenen; Farsça ve Arapça gibi Doğu dillerine vâkıf olan bu aydınlar, çağdaş dünya edebiyatını daha yakından tanıma imkânı bulmuşlardır. Bu birikim, onların eserlerine hem fikrî derinlik hem de estetik güç kazandırmıştır.

Ülke dışında gelişen İran Türk edebiyatının en belirgin vasfı, vatan hasreti ile millî mücadele duygusunu bir arada taşımasıdır. Bu edebiyatta Aras’ın iki yakası, Tebriz’in hatırası, Savalan’ın heybeti, zindanların karanlığı, sürgün yollarının acısı ve halkın hürriyet arzusu sık sık karşımıza çıkar. Şair ve yazarlar, kendi şahsî acılarıyla beraber bir milletin yaşadığı tarihî felaketi de kaleme almışlardır.

Gurbetin Kalemleri: Hasret, Hafıza ve Millî Direniş

Bu dönemin önemli isimlerinden biri Abbas Penahî Makülü’dür. İlk şiirleri 1923 yılında Tiflis’te yayımlanan “Yeni Fikir” gazetesinde çıkan Makülü, hayatının önemli bir kısmını İran’da zindanlarda ve sürgünlerde geçirmiştir. 1946’dan sonra Bakü’ye sığınmış ve bütün ömrünü edebî çalışmalara vermiştir. “Haydar Emoğlu”, “Tebriz Geceleri”, “Mübarizler”, “Settar Han”, “Hiyabanî” ve “Gizli Zindan” gibi roman ve hikâyeleriyle İran Türk edebiyatının güçlü nesir temsilcileri arasında yerini almıştır. Onun eserleri, devrin siyasî çalkantılarını, halk hareketlerini ve mücadele ruhunu canlı tablolar hâlinde yansıtır.

Mir Mehdi Çavuşî de bu dönemin dikkat çeken şairlerindendir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Tebriz’de yayımlanan “Veten Yolunda” ve “Azerbaycan” gazetelerinde şiirleri görülen Çavuşî, şiirlerinde vatan, millet, azatlık ve bağımsızlık temalarını işlemiştir. 1946’dan sonra Kuzey Azerbaycan’a geçmiş, uzun yıllar Guba’da yaşamış ve Bakü basınında şiirlerini yayımlamayı sürdürmüştür.

Sürgün edebiyatının en trajik şahsiyetlerinden biri Muhammed Bağırzâde Biriya’dır. Azerbaycan Millî Hükûmeti döneminde kültür bakanlığı yapan Biriya, İran Azerbaycanı’nda Türkçe eğitim ve öğretimin başlatılmasında büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu hizmetlerinden dolayı “Settar Han” madalyasıyla taltif edilmiştir. Fakat Millî Hükûmet’in yıkılmasından sonra onun hayatı bitmeyen hapisler, sürgünler ve mecburî........

© Internethaber