menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri: Osmanlı’da Tarikatlar (28 Nisan 2010)

20 0
21.03.2026

Konu: Osmanlı’da Tarikatlar Konuk: Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kara

NOT 1: 16 yıl önce Topkapı Sarayı’nın bahçesinde İlber Ortaylı Hoca ile yaptığımız bu konuşma NTV’de yayınlanmış, daha sonra konuşmanın metne aktarılmış şekli bendenize gönderilmiş, tashihlerden, ilavelerden sonra tekrar Ortaylı Hoca’ya sunulmuştur.

Kadir gecesi rahmet-i Rahman’a uğurladığımız İlber Hoca’nın Rahmetle anılmasına vesile olması için arz ediyorum. M.K.

İlber Ortaylı: Hindistan’dan kaynaklandığı ve İran noktasında yoğun   olarak tasavvuf hareketlerinin şekillendiği hatta İran edebiyatının en   parlak dönemini tasavvufi düşünceye borçlu olduğu bilindiği halde   bilhassa 16. asırda Safevi hakimiyetinden ve Şii Caferiliğin resmen din olarak ilan edilmesinden sonra İran kıtasında insanların tasavvufi düşünceyi, hele tarikatları izlemediği görülmüştür. Tarikatlar daha çok Selçuklu ve Osmanlı Türkiye’sine özgün düşünce ve inanç hareketleridir. Eski devirde, yani   Selçuki devirlerde ve bilhassa Selçuki sonrası, İran ve Anadolu   Beylikler döneminde bilhassa Akkoyunlular ve Karakoyunlular zamanında   birtakım dergahlara ve tasavvufi merkezlere “soyurgal” dediğimiz, bir   nevi vergiden muafiyet beratı verildiği görülürse, ki bu doğrudan   doğruya tarikatların ve dergahların, devletin politikası, asayiş ve   cemiyet düzeninin devamı konusunda bir desteği olduğunu gösterir. Osmanlı toplumunda dergâh, ulema ve şeyh bir üçgen teşkil eder.   Bunların arasında her zaman bir armoni, bir uyum yoktur ama bir denge   olduğu açıktır.

Şurası bir gerçektir, Bursa Osmanlı’nın merkezidir ve Bursa’da yoğun bir tasavvufi düşünce ve tarikat gerçeği vardır. Bu tarikatların   başında Buhara’den gelen Emir Sultanı görürüz. Halâ bugün bile ziyaret   edilen ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında rolü olan din   büyüklerindendir. Aslında Osmanlı ülkesinin adım adım fethinde bir nevi   belgeleme tarikat büyüklerinin, evliyanın mezarları, dergâhlarıyla   kendini göstermektedir. Şurası bir gerçektir, medrese ve dergâh arasında yani meşayih ve   ulema arasında gerilim de eksik değildir. Nitekim 16. asırda Çivizade   Muhiddin tarikatlara olan düşmanlığıyla tanınır. Hatta o kadar ki, Kanuni Sultan Süleyman bile onun bu aşırı davranışından dolayı kendisini   şeyhülislamlıktan azletmiştir; başkent müftülüğünden daha doğrusu. Ebussuud Efendi’nin tarikatlar konusundaki tutumunu tespit etmek güçtür.   Taraftar mıdır, sempati duyar mı, yoksa karşı mıdır? Herhalde dengeli   hukukçu kişiliğiyle bu gibi problemi büyütmekten çekinmiştir. 17. asırda   bilhassa Vani Mehmet Efendi ki, Hace-yi Sultanî yani “tuteur imperial” gibi yüksek rütbeye ulaşan birinin dahi tarikatlar hakkında iyi   fikirleri olmadığı bellidir.  İş devam eder gider. 19. asırda ünlü hukukçu, ünlü tarihçi ve hiç şüphesiz ki Osmanlı medreselerinin son   güneşi Ahmet Cevdet Paşa tarikatlar için ne diyordu? Hiç de öyle çok   yüceltici bir tavır yoktur. Hatta burada çağdaş insana bir yaklaşım   vardır. Bugün bile “devir tarikat değil, hakikat devridir” diyenler vardır.   Oysa Osmanlı toplumunda tarikat, dergâh ve tasavvufi düşüncenin her   zaman önemli bir rolü olmuştur. İnsanlar oraya devam ederler. 600 bin   nüfuslu İstanbul’da, 300’ü aşkın dergâh olduğunu pekalâ bazı tarikat, tekâya mecmualarından biliyoruz. Bunlardan Mehmet Serhan Tayşi bir tanesini yayınlamıştır. Diğerleri de hiç şüphesiz ki Mustafa Kara tarafından yıllardan beri yayınlanmıştır, yayınlanmaktadır.

Mustafa Kara üstadımızla tarikatlar üzerinde konuşmak istiyoruz. Ve   kendileriyle bugün hem bu üst konudaki yazılmış kitaplar, hem muhtelif   sorunlar, hem Osmanlı toplumunda tarikatin rolü nedir ben umuyorum ki   aydınlatıcı bilgiler elde edebileceğiz. İlber Ortaylı: Şimdi çok enteresan bir şey.   Bildiğimiz tarihî kayıtlar ve bilgimiz içinde tarikat geleneği   içerisinde, Bursa’da Emir Sultan, Emir   Sultan hayata hâkim olmuş, hükümdara hâkim olmuş, I. Bayezid’e. Çok   ilginç bir şey bu. Bu devam ediyor. Bakıyorsunuz bütün hükümdarlar hatta   bizim en sofu bilmemiz gereken II. Bayezid, onun oğlu bütün orta   Şark’ın fatihi Yavuz Sultan Selim Han bile ehli tarik. Padişahlar bir iki böyle hem Nakşibendi hem Mevlevi, adeta “Şeyh Türlü” gibi birkaç   şeyhe bağlı, ki çok normal bir şey bu. Mustafa Kara: Devlet başkanı için normal bir şey. Hepsiyle belli bir mesafe ile ilişkileri var. Çünkü dergâhlar devletin ana kurumlarından biri. Manevi hayatın üslerinden biri tabir caizse. Devletin kırmızı çizgileri ile problemi olmayan bütün tarikat ehli ile araları iyi. İlber Ortaylı: Sonra efendim, şeyler var mesela.   Besleniyor tarikatlar. Dergâhlar besleniyor. Hep devam ediyor bu. Mesela   ben 19. asırda ilginç bir kayıt biliyorum. Ne yaptılar? Üsküdar’daki   bir şeyh vefat etti yerine şeyh tayin etmek için oğlunu buldular. Oğlu   memurdu, genç yaşta emekli tayin ettiler onu padişah iradesiyle. Bunlar oluyor. Ama öbür taraftan da bir tarikat ehli Kırım Muharebesi   sırasında bayrak açıp gönüllü topluyor diye yasak ediliyor. O kadar   değil, Bunlar çok ilginç şeyler. Acaba bunların   üzerinde durabilir miyiz? Mustafa Kara: Osmanlı Tarihi boyunca Tasavvuf ve tarikatlar dünyası çok   renkli bir alan. İlber Ortaylı: Evet Mustafa Kara: Özellikle dervişlerle saray erbabının ilişkileri de oldukça renkli. İsterseniz, Emir Sultan’la başladınız, bendeniz de oradan başlayayım. Emir Sultan gerçekten Buhara, Bursa, Bosna hattının   çok merkezi bir yerinde durmaktadır. Necmeddin Kübra’nın yoluna yani Kübreviliğe mensup bir derviş. Emir Sultan’ın Buharalı oluşu   bir tarafa, Emir Sultan’ın seyyid oluşu da çok önemlidir Osmanlı toplum psikolojisi açısından.   Dolayısıyla peygamberimizin torunu oluşu sadece Buhara ile Bursa’yı   değil, Buhara, Ravza ve Bursa’yı birleştiren bir üçgenin tam ortasındadır.   Gerçekten Fatih başta olmak üzere birçok Osmanlı Sultanı Emir Sultan   Külliyesi’ne vakıflar bağışlamış, maddi imkânlar vermiş ve  bu   birinci başkentin gerçekten gönül sultanı olmuş. Daha sonraki   yüzyıllarda ifade buyurduğunuz gibi, dergâhlarla saray arasındaki ilişki   genel hatlarıyla müsbet olmuştur. Genel hatlarıyla ilişkiler iyidir ve   sultanlar teknik olarak A tarikatına, B tarikatına mensup bir mürid bir derviş değildir. Ama devlet başkanı veya üst yöneticiler olarak bütün tarikatlara belli bir yakınlıktan bakan, gerektiğinde maddi olarak destekleyen yöneticidirler. İlber Ortaylı: Bektaşiliğin durumu ne oluyor mesela?   O enteresan. Mustafa Kara: Buradaki temel mesele Bektaşiliğin Yeniçerilikle çok sıkı fıkı oluşu sebebiyle çok farklı ilişkiler görülmektedir.  Bir tarikat-ordu mahabbeti vardır adeta bu iki kurum arasında. Yeniçeri ordusundaki rütbelerin adı “Silsile-i tarik-i Bektaşiyan” olacak kadar içiçedir bu iki kurum. Tarikat ordudan güç aldığı için mesela XVII. Yüzyılda Bektaşiler istediği tekkeye el koyabiliyordu cebren ve hile ile. Bu tavırların belgeleri arşivlerde mevcut. Devletin Bektaşilikle   1826’ya kadar büyük bir derdi yoktur. 1826’da bu Yeniçerilerle çok içli dışlı olduğu için devlet aklı şunu görüyor: Bektaşiliği yasaklamadan   Yeniçeriliğin hesabını görmek kolay olmayacak. O kadar iç içedir bunlar.   Dolayısıyla devlet, Yeniçerilikle birlikte Bektaşiliği de yasaklıyor. Osmanlı idaresinin resmen yasakladığı ilk ve son tarikat budur. Bazı tarikat mensuplarını zaman zaman hesaba çekmiştir ama “yasaklama” yoktur. İlber Ortaylı: Yani dergâhın etrafla kurduğu   bağlantı, dedikodu, değerlendirme, kanaat önderleri olmaları çok önemli   tabii. Mustafa Kara: Özellikle Yeniçerilerle o kadar güçlü   bir bağ kuruyor ki Bektaşiler, Devlet böyle davranmak zorunda kalıyor. Bazı tekkelerini başına yıkıyor adeta. Yıkmadığı dergâhları da Nakşibendiliğe veriyor. Hacıbektaş’taki dergâh da Nakşî dergâhı oluyor. Ama bunun dışında devletin çok farklı muamele ettiği   bir tarikat yoktur. Aslında Tanzimat’tan sonra da olmamıştır. Devletin   gidişatına tavır koyanları, kırmızı çizgileri ihlal edenleri de her zaman hesaba çekmiştir. İlber Ortaylı: Tabii, ama onlar da mesela, daha   enteresan bir şey, o da çok çıkmıyor. Demin dediğimiz İsmaili Maşuki   dışında. Yani bir sürü mesela Kadızadeliler var değil mi? Üstüvanî   onlardan. Bunlar dert hükümetin başına. Fatih Camii Vakası mesela, Üstüvanî Mehmet Efendi takımını sürdüler Kıbrıs’a. Bu gibi şeyler çok görülmüyor.   Demek ki tarikatlar hakikaten Osmanlı toplumunda kendi kabukları içinde   ve siyasete de gerçekten çok katılmıyorlar. Onlardan bekleneni yerine   getiriyorlar. Mustafa Kara: Yaptıkları iş tabi toplumun ahlak   eğitimi, toplumun gönül eğitimi. Ama bir de mizaç meselesi var. Bazı insanlar yaratılış itibarıyla muhalif. Çok munis dervişler de var, hiç etliye sütlüye katılmıyor. Çok reaksiyoner olanları da var. İnsan psikolojisi açısından bakınca böyle görüyorum. İlber Ortaylı: Önemli. Dergâha herkes geliyor. Mustafa Kara: Sebep şu: İnsanların gönül dünyalarına ufuklar   veriyorlar. Derinlik kazandırıyorlar. Böyle bir anlayışı/arayışı olanların dergâhtan başka gidecek yerleri yok. İster alim olsun, ister şair olsun, ister bürokrat olsun, tekke atmosferi onları büyülüyor. İlber Ortaylı: En azından bazılarına da zapt-ü rabt altına   alıyorlar. Sokaktaki insanlar içeriye giriyor o sayede. Çok enteresan mesela   değil mi? Şurada bir Kont Ostrorog vardı 19. yy’da. Tamamen yani Osmanlı   İmparatorluğu’nun mali kontrolü dolayısıyla burada bulunan beynelmilel   bir uzman. Polonya asıllı. O kadar intibak etti ki o dahi oğlunu Mevlevî   dergâhına götürdü. Çok enteresan, Mevlevi yaptı oğlunu bir yerde.   Herkes yani bütün aristokrasi aynı şeyi yapıyor ama bu bir görünüş   tabii. Mustafa Kara: Siyasi mekanizma ile, saygıdeğer   Hocam, dergâhlar arasında bu yakınlığın bir başka sebebi de dergahlar bir kültür merkezi. Yani bu devletin birinci sınıf şairleri bu   dergâhlarda yetişiyor. Yunus Emre gibi, Fuzulî, Eşrefoğlu Rumî, Niyazî-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Şeyh Galib, Osman Şems, Bu devletin birinci sınıf bestekârları bu   dergâhlarda yetişiyor: Itrî, Dede Efendi. Kazasker Mustafa Efendi, şairdir, bestekârdır, neyzendir nihayet Ayasofya camiinin o muhteşem hatlarının hattatıdır. Mütevazi bir dervişdir. Kabri Tophane Kadirî dergâhının haziresindedir. Onun için bendeniz şu ifadeyi kullanıyorum: Dergâhlar o toplumun Güzel Sanatlar fakültesidir. İlber Ortaylı: Evet. Mustafa Kara: Dolayısıyla devletin kültür ve sanat merkezi olma   hüvviyeti de var. Bunlar sıradan bir kurum değildir. Osmanlı medeniyetinin çok önemli   bir damarıdır. Devlet adamlarının onları desteklemesinin ana sebeplerinden biri de budur. İlber Ortaylı: Geçmişte böyle oldu.. 19, 20. Asır. Artık orda da bir   çöküntü var herhalde. Mustafa Kara: Şüphesiz. Devletlerin ana kurumlarını yönetenler   kuruluşta büyük bir coşku ile işe koyulurlar. Devleti tahkim ederler. Toplumun huzurunu sağlarlar. Çöküşten de bu kurumlar mesuldür. Burada fatura tek bir kuruma, kişiye kesilmemelidir. Ordu, cami, tekke, medrese ve saray. Bu sorumluluğu birlikte üstlenmelidirler. Herkese hakkını vermek gerekir. Kuruluşta da yıkılışda da.. İlber Ortaylı: Yani mesela bir tip var, bir şeyh   tipi var. Bu böyle, zaman zaman deli dolu çıkan, tok sözlü çıkan devlet   büyüklerini bile zemmeden bir tip.. Mustafa Kara: Muhalif tipler var.........

© İnsaniyet