Bahar
Güneşi sinesine dolduran toprak günlerdir içinde sakladığı güzellikleri sabırsız bir neşeyle yeryüzüne saçmaya başlamıştı. Gün, ilkbaharın muştusuyla doluyor ve kendini aylardır bekleyen yeryüzünü sıcacık tebessümüyle selamlıyordu. Martıların ve vapurların ilkbaharı fısıldayan musikisi ve boğazda çağıldayan sesi, göçmen kuşların bitmek bilmeyen coşkusuna karışıyordu.
Laleler, asaletin mütemmim olmuş bir cüzü misali güneşe doğru endamını gösteriyor; mor sümbüller, en güzel rayihalarla süzülen nurani dualar gibi toprağa seriliyordu. Beyaz papatyalar ayın ve yıldızların parlaklığını ruhuna katmış bir geç kızın hayâsı kadar temiz bir eda ile çimenlerin arasına gizleniyordu.
Yalının bahçesindeki çeşit çeşit güllerin kokusu, manolyaların mahcup beyazlığına bürünmüş halde adeta mahur bir besteyi icra eden orkestranın parçası gibiydi.
Boğaz’ın en alımlı yalılarından birinde ise baharın bu eşsiz senfonisine yeni bir beste daha eklendi. Boğazın bütün dünyevi gürültülerini susturan ilk ağlayış duyuldu.
Ağlayarak doğar insan, gülerek sonsuz uykusuna dalsın diye…
İstanbul Boğazı’nın yamaçlarına sırma saçlar gibi zarafetiyle dolan erguvanlar, nisan rüzgârının ıslığına neşe katıyor; denizin kokusuna eşlik ederek bir bahar gününde gözlerini dünyaya açan bu güzel bebeğin kulağına saba makamında kimsenin duyamadığı bir ezan fısıldıyordu. Bebeğin minik nur misali parmakları, tül perdeleri selamlayarak giren naif rüzgârın ritmine uyarak havada raks ediyordu.
İşte tüm bu güzellikler içerisinde bir ilkbahar günü dünyaya gözlerini açmıştı Bahar. Boğaza nazır köşkün bin bir emekle süslenen odasında. O yüzden adına Bahar koymuşlardı. Sadi Bey’in ilk ve tek çocuğu Bahar, en değerli mücevherler gibi özenle üzerine titrenen yıllarca Avrupa’da en büyük hastanelerde devası aranan çocuk hasretini gideren; on yıllık bir yoldan gelen Bahar.
Sadi Bey ve Tülay Hanım’ın evlat hasretini sona erdiren ve büyük bir varlığın içinde yıllarca beklenen bu güzel bebek, yolunu gözledikleri kızları, nihayet güzel bir bahar gününde evlerinin neşe kaynağı olmuştu. Hayat işte! Zenginin de fakirin de satın alamayacağı şeyler vardı. El üstünde büyütülen bir dediği iki edilmeyen, her istediği yerine getirilen bu küçük hanımın çocukluğu varlık ve mutluluk içerisinde geçti. Onun için yok, yoktu; en iyi bakıcılar ve hocalar aman Bahar’ın yüzü asılmasın diye hep onu mutlu etmek için varlardı.
Bahar genç bir kız olduğunda artık bu köşke sığmıyor, ona verilen sınırsız imkânlar ona yetmiyordu. Gençlik ve zenginlik onu kaptan kaba; hayalden hayale savuruyor ne Avrupa gezileri ne de en pahalı giyecekler ve mücevherler ona yetmiyordu. Agresif ve sorumsuz tavırlarına Sadi Bey ket vurmaya çalışsa da artık çoktan iş işten geçmişti. Bahar, gençliğin rüzgârıyla savrulurken annesi amansız bir hastalığa yakalandı ve çok geçmeden tüm güzellikleri ve zenginliği ardında bırakarak bu dünyaya veda etti. Bahar özel üniversitedeki ilk yılında annesinin kaybı ile bir boşluğa düştü. İçindeki boşluğu gece kulüplerinde günlerce sarhoş hallerde geçirdi. Bağımlılık derecesine ulaşmıştı artık. İçinde hiç dolmayan bir boşluk ve huzursuzluk tüm ruhunu sarmıştı. Sadi Bey ise eşinin kaybı ve kızının bu durumuna içlenmesi sebebiyle eski neşesini kaybetmiş etrafında kızından başka tutunacak hiçbir dalı kalmamıştı.
Şirkette işler tersine gidiyor bir türlü toparlayamıyordu. Zararı kapatmak için elindeki gayrimenkulleri ve birikimleri satıyor ama bir türlü istediği çıkış yolunu bulamıyordu. İki yıllık bu çırpınıştan bir iflas ile hiçbir şeyi kalmadan çıkmıştı. Boğaz manzaralı köşkleri de dâhil ne var ne yok ise sattılar. Bahar üniversiteden ayrıldı. Sadi Bey artık sadece Bahar için yaşıyordu. İkisi de bu büyük travmadan çıkmaya çalışıyor ancak kabullenemiyorlardı.
Bahar 3 aylık bağımlılık tedavisinin ardından onu kemiren illetten kurtuldu. Kiraya küçük bir eve taşındılar. Sadi Bey eski bir dostunun şirketinde işe başlayarak yeniden hayata tutundu her gün akşam kızıyla dertleşiyor birbirlerine destek olmaya çalışıyorlardı.
-Senin için yaşıyorum kızım sadece senin için, sen de annen ve benim için lütfen ayakta kal, birbirimize destek olalım.
– Ben bu olanları kabullenemiyorum baba. Her şeyimizi kaybettik. Bunca varlığı görmeseydim hayat benim için de huzur getirebilirdi belki. Çevremizde kimse kalmadı. Etrafımızda köpükten bizi sadece zenginliğimiz için seven ve yanımızda görünen bir kalabalık varmış.
-Maalesef kızım insanları zor gününde tanıyorsun işte.
-Bütün bu olanlarda benim de kabahatim çok baba. Annemin kaybından sonra benim sorumsuz ve içler acısı durumum yüzünden işlerinle ilgilenemedin. Günlerin benim toparlanmam için üzüntüyle geçti.
-Kendini asla sorumlu tutma. Anneciğin geri gelemez artık ama sen çok şükür bütün bağımlılıklarından kötü arkadaşlarından kurtuldun. Sağlığına kavuştun. Varsın eski zenginliğimiz olmasın. Yeniden çalışır yeniden ayağa kalkarız. Bütün dünya benim olsa ne önemi olurdu sen sağlıklı bir şekilde yanımda olmadıktan sonra.
Baba kız hüzünlü hallerini gözyaşlarına sararak birbirlerine sarılıp teselli buldular.
Bunca zenginlik ve müreffeh bir hayattan sonra aslında onlar da yaşayan ölü gibiydiler. Sadi Bey’in yorgun bedeni ve kalbi daha fazla bu acılara dayanamadı. Bir sonbahar gününde dökülen yapraklar gibi bu hayata, Bahar’ına veda etti. Bahar’ın çevresinde ne o zengin arkadaşları ne akrabaları hiç kimsesi kalmamıştı. Babasının çalıştığı şirkette ona bir iş verdiler. Hayatın gerçek yüzüyle karşılaşmış ayakta durabilmek için tüm gücüyle direniyordu.
Bir akşam iş çıkışı yorgun ve ümitsiz bedenini taşımakta zorlanan ayakları bebek sahiline doğru gayri ihtiyari ilerledi. Birkaç saattir yürüyordu, feri sönmüş gözleri anlamsız bir boşluğa takılmış gibi sabit bir nazarla uzakları seyrediyordu. Adımları gittikçe yavaşlıyordu. Sanki gitmek istemediği ama çaresizce onu çeken bir yere doğru yürüyordu. Sahile vuran hırçın dalgalar içinde dinmek bilmeyen fırtınanın bir aynası gibiydi. Geriden onu gören çökmüş omuzlarında sanki dünyanın tüm kahrını bu zavallı kızcağız çekiyor zannederdi.
Kurşun........
