menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mamadan Sonra Portakal Suyu İyi Geldi

12 0
01.03.2026

–Portakal suyu. İster misin?

–Az iç ama. Doktorlar sıvı içmeni yasakladı biliyorsun.

Günlerdir mideme mamadan başka bir şey girmedi. Ağızdan bir şey yemeyi neredeyse unutmuştum. Sadece yemek ve içmek mi? Konuşmayı da unutmuştum. Neyse, bu portakal suyu benim için çölde bulunan bir vaha gibiydi. Mamadan sonra portakal suyu iyi gelmişti. Günlerce aç ve susuz kalıp da bir yudum su veya bir lokma ekmek yemenin ne demek olduğunu herkes gayet iyi bilir. En azından oruç tutanlar. Gün boyu oruç tutup da iftar vaktini bekleyip bir şeyler yemek ve susuzluğunu gidermek için bir umudu olanlar için bu sorun olmayabilir. Bir şeyler yemek veya içmek gibi bir beklentiniz olmadığını düşündüğünüzde böyle bir anı yaşamayı tarif etmek ne mümkün.  Uzun süre burnumdan mideme sokulan bir hortumla beslenmiştim. Bu hortum o kadar rahatsız ediciydi ki onu zaman zaman elimle çıkarırdım. Ama bu uzun sürmez hemen doktorlar gelir zorla bu hortumu burnumdan tekrar yerine sokarlardı. Bu anlar benim için adeta bir işkenceye dönüşürdü.

Burnunuza bir şey girdiğini düşünün. Nasıl hissederdiniz? Burnunuzdan giren bir hortumun midenize girdiğini ve sizin tüm beslenme ihtiyacınızın bu yolla karşılandığını hayal edin. Kimsenin bu durumdan hoşnut olacağını zannetmiyorum. İşte ben üç aydan fazla bir süredir bu şekilde yaşadım. Bu hortumdan kurtulmam elbette kolay olmadı. Burnumdaki hortumdan kurtulmam için meğer tekrar yoğun bakıma girmem gerekiyormuş. İkinci yoğun bakım serüvenim sonrasında da aynı hortumu bu sefer karnımda bulmuştum. Ama olsun. Burnumda artık yabancı bir cisim yoktu.  Bu hortumun mideme bağlanmasına kadar geçen süre burada anlattığım gibi kısa değil elbette. Yoğun bakım günleri, palyatif servisinde geçen günler, tekrar yoğun bakıma gidiş, ardından palyatif kliniğine dönüş ve sonrasında da hastane ortamından ev ortamına geçiş.

Hoş, günlerdir açlık nedir susuzluk nedir unutmuştum. Sanki bir ölü gibi aylarca konuşmadan hareketsiz yatıp duruyordum. Zaten istesem de hareket edemiyor, yemek yiyemiyor hatta konuşamıyordum. Ne zor bir şeymiş bir şey yiyememek, sevdiklerinle konuşamamak, sürekli gözlerine bakıp da derdini anlatamamak, her şeyinle birilerine bağlı olmak. Tıpkı bir bebek gibi bakıma ve ilgiye muhtaç olmak. Hiç aklıma gelmezdi bu duruma düşeceğim. Kimin aklına gelebilirdi ki. Haydi ben yaşlıyım da böyle bir durum benim için normal karşılanabilir. Birilerine muhtaç olmak sadece yaşlılıkta mı başınıza gelir? Kimse düşünmez mi yarın başına ne geleceğini? Evet kimse düşünmüyor. Sanki ben düşünmüştüm. Ta ki bir yakınının ve en önemlisi de insanın kendi başına gelince anlarmış birine muhtaç olmanın ne anlama geldiğini. Muhtaç olan birine el, ayak, göz, söz, evlat olmanın ne kadar önemli olduğunu.

Ancak böyle durumda anlarmış insan en yakınındakilerin ne kadar yakın olduğunu. Kimin seni daha çok sevdiğini. Kimin ihtiyaç anında etrafında pervane olduğunu. Kimin yakın olup da uzak olmayı tercih ettiğini. İnsan başına gelince anlarmış eşinin, dostunun, evladının kıymetini. Mal mı, evlat mı veya dost mu biriktirmenin daha önemli olduğunu böyle zamanlar gösterirmiş insana. Halbuki böyle zamanlar bazı şeylerin anlaşılması için size ve başkalarına önemli fırsatlar sunar. Tabii ki anlayana.

Belki bu yüzden benim hasta olmam birileri için bir uyarıcı oldu. Onlar için bir şeyleri daha iyi anlayabilmenin işaret fişeği olmuştur diye düşünürüm hep. Bu halimin en yakınımdan tutun beni az tanıyanına kadar her an herkesin başına veya bir yakınının başına gelebileceğinin en güzel ifadesi oldu diye tasavvur ederim.

Yorulmuştum. Artık yaşlanmış zamanımı çoğunlukla çocuklarımın yanında geçiriyordum. Kendimi iyi hissettiğimde de yazları köydeki evime gidiyor bir iki ay tek başıma kalmaya çalışıyordum. Böyle zamanlarda pek de yalnız kaldığım söylenemez. Genellikle ya kızım ya da oğlum bana eşlik ediyorlardı. Ama yine de az da olsa kaldığım o yalnızlıklar benden geçmişti. Çocuklarımın babası öleli nerdeyse kırk yıl olmuş ve ben hep kendi kendime yetme konusunda zorluk çekmemiştim. Nice zor günler yaşamış hiç pes etmemiştim. Son zamanlarda hastalıkların sayısı artmış farklı ilaçlar kullanmak kaçınılmaz hale gelmişti. Her gün bir sürü ilaç almak zorundaydım. İlaçlarımı nasıl kullanacağımı tam bilemiyor, komşularımdan yardım alıyor, bazen de karıştırıyordum.  Anladım ki ilaçlarla ayakta durmam gerekiyor ve bunu da ben tek başıma beceremiyordum.

Nasıl olduğunu anlamadan bir gün kendimi karın ağrısı ve mide bulantısı ile hastanede buldum. Bir şey yok deyip eve gönderdiklerinde aslında çok şey varmış da farkına varmamışız.  Onlar farkına varmadılarsa ben ne yapabilirdim ki. İkinci defa acil servise götürülmem benim için artık yeni hayatımın başlangıcı olmuştu. O an hem benim hem de çocuklarım için yeni bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Birkaç gün süren muayene, tahlil, film, ultrason, tetkik, derken beni hemen Yoğun Bakım ünitesine atıverdiler. Tek başıma kala kalmıştım. Daha önce de çok kez yalnız kalmıştım. Köyde yalnız kaldığım geceler olmuştu. O zamanlar yalnızlık beni fazla etkilemiyordu. Çünkü o yalnızlıklar hiçbir zaman uzun sürmez ve beni tek bir odaya bağlı bırakmazdı. Sıkıldığım zaman yan komşuma gider, dışarı çıkıp arkadaşlarla sohbet eder, televizyon izler ya da birilerine telefonla çocuklarımı aratırdım. Bu seferki yalnızlık farklı gelmişti. Bu yalnızlıktaki arkadaşlarım her gün düzenli aldığım ilaçlar, iğneler, serumlar, kan tahlilleri, hasta yatağı, hemşireler, vücuduma bağlı makinalar, doktorlar, hasta bakıcılar, sürekli uyku halim ve benim gibi aynı odada yatıp da birbirinden haberdar olmayanlar. Bu arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlardı ama bir yere gitmeme de izin vermiyorlardı. Her şeyimle onlara bağımlıydım.

Evet artık yoğun bakımdaydım.  Bana oldukça yoğun bakıyorlardı. Yoğun bakımın günlerinizin sayılı olduğu anlamına geldiğini buraya gelince anladım. Burası kâh ameliyattan yeni çıkanlar, kâh son anlarında son müdahaleler yapılanlar, kâh “dua etmekten başka yapacak bir şeyiniz yok. Allah’tan ümit kesilmez denilenlerin son anlarını sessizce geçirdiği bir veda makamı.  Ben de bu makamın sahiplerinden biri haline gelivermiştim. Burada bulunanlardan beklenen sonuç benim için de köydeki komşular dahil herkes tarafından beklenen hale gelmiş benden de çoktan umudu kesmişlerdi.

Bu makamı ziyarete herkes kolay kolay kabul edilmez. Günde bir sefer birkaç dakikalığına yakınlarınızdan bir kişi sizi ziyaret edebilir. Bu ziyaret şerefine sahip olanların geldiklerini halay meyal hatırlarsınız. Ya da hiç hatırlamazsınız. Çünkü bilinçli olarak girdiğiniz bu yerden hastalığınızın seyrine göre çoğunlukla bilincinizi kaybetmiş olarak çıkarsınız.  Verilen ilaçların etkisiyle olsa gerek sürekli uyku halinde olmanız yavaş yavaş hayattan da kopmaya başladığınız hissini uyandırır. Ziyarete gelen yakınlarınızla konuşmak ister ama konuşamaz halde yüzlerine boş boş bakar durursunuz. Sizin bu haliniz onları temelli umutsuzluğa sevk eder ama elinizden bir şey gelmez.

İşte tam bu şekilde böyle bir yerde tam otuz beş gün geçirdim. Gündüzün geceye karıştığı, varlıkla yokluğun an meselesi olduğu, doktor ve hastanın birbirine manalı baktığı bu yer kimsenin bulunmak istemeyeceği bir ortam.  Doktorların konuşmalarından yapılacak bir şey olmadığını, her türlü tedaviyi uyguladıklarını, ancak sonuç alamadıklarını duyduğumda ben de hayattan umudumu kesmeye başlamıştım. “Kan değerleri iyi değil, CRP çok yüksek, böbrek değerleri tehlike sınırında, kalp yetmezliği var, ciğerleri su topluyor” gibi olumsuz konuşmalar bu endişemi daha da artırmıştı.

Doktorların tedaviye cevap vermediğimi ve yapacak bir şey olmadığına kanaat getirmelerinden sonra kendimi bir anda yoğun bakımın dışında bir odada buldum. Yoğun bakımdan ötesi ne olabilirdi ki? Yoğun bakımdan ya iyileşip servis denilen odaya çıkılır ya da bir şey yapmanın anlamsız kaldığı durumlarda tamamen çıkarılır diye biliyordum. Halbuki ben ne iyileşmiş ne de son nefesimi tüketmiştim.

Beni palyatif servisi diye bir yere aldılar. Adeta bir ölü gibiydim. Başımı kaldıramıyor, gözlerimi açamıyor, yemek dersen yok, su içmek zaten yasak, hareket etmek ne mümkün. Üstelik her şeyimle birilerine muhtaçtım. Sanki yeni doğmuş bebek gibi her ihtiyacım birileri tarafından karşılanıyordu. Seksen beş yaşındaydım ama sanki beş günlük bebek gibiydim. Rabbim ne zor bir durum. Yoğun bakımdan çıkarken doktorun oğluma sorduğu şu soru o kadar acıydı ki, anlatamam. “Anneniz için bakımevi ayarladınız mı?” Bu soru beni bir daha yoğun bakıma sokmuştu. Keşke çıkmasaydım.  Demek ki herkes annesini veya babasını zor durumdayken bakımevlerine veya huzurevlerine bırakıyormuş.

Doğup büyüttükleri, türlü zorluklarla okuttukları, adam ettikleri, mutlu olsunlar diye kendi mutluluklarından feragat ettikleri evlatlar anne babalarının zor ve son anlarında onları yalnız bırakıyormuş. Aynı durumda evlatları olsa anne babalar aynı şeyleri düşünür müydü? Hiçbir anne baba hasta evladını terk edip başka birinin bakımına teslim etmeyi aklından bile geçiremezken bir evlat bunu nasıl düşünebilir? Böyle düşünmeyen evlatlara sahip olmak ne güzel bir şey ya Rabbim. Bu karmaşık duygularla çocuklarımdan bana refakat edenlerle birlikte yeni odamda yatmaya başladım. Aradan birkaç gün geçince benimle daha iyi ilgilenebilmek için büyük şehirde bir hastanede tedavi görmemin daha uygun olacağı düşünülmüş ki beni bir ambulansla daha büyük ve daha donanımlı bir yere götürdüler. Burası bakımevi değil güzel bir hastaneye benziyordu. Doktor ve hemşirelerin cana yakın ve ümitvar yaklaşımı, yanımda bulunan çocuklarım ve beni sevenlerin dualarının gücü bende yeni bir umudun yeşermesine sebep olmuştu.  Umudun yok olduğu anda yeni hayatımın başladığı, herkesin umudunu kestiği anda benden umut kesmeyenlerin olduğunu görüyordum. Kısaca var güçleriyle daha iyi olmam için çabalayanların da var olduğuna şahit olduğum bir dönem başlamıştı. Bitti demekle bitmeyen, gitti demekle gitmeyen, yetti demekle yetmeyen bir ömrün dua, sevgi ve azimle nasıl yeniden yeşerdiğini hissetmeye başlamıştım…

1969 yılında Ankara’da dünyaya geldi. İlköğretimini Çankırı’da, orta ve lise öğrenimini yatılı olarak Aydın’da tamamladı. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde tamamladıktan sonra öğretmenlik yaptı. 1994 yılından itibaren sırasıyla Kırıkkale Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde hocalık yaptı. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil öğretimi, dil ve kültür çalışmaları alanında ulusal ve uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış birçok makale, kitap bölümü ve kitap editörlükleri bulunmaktadır. Ulusal-yerel gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.


© İnsaniyet