Süreç, güvenlik rejimi ve Kürt siyasal zamanı
Bugün Türkiye’de “süreç” etrafında yürütülen tartışmalarda belirgin bir kavramsal karışıklık var. Bunun temel kaynağı, aynı tarihsel moment içinde ortaya çıkan ancak farklı mantıklarla işleyen iki ayrı sürecin birbirine karıştırılması ve buna rağmen tek bir müzakerenin parçalarıymış gibi ele alınmasıdır. Bu ayrım yapıldığında, hem Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) son dönemde aldığı kararların anlamı hem de devletin hâlihazırda izlediği strateji daha doğru biçimde analiz edilebilir.
Birinci süreç, PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve örgütsel yapısını feshetme kararıyla ilgilidir. Hareketin açıklamaları ile Abdullah Öcalan’ın değerlendirmeleri birlikte okunduğunda, bu karar devletle yürütülen bir müzakerenin ürünü olarak değil, hareketin kendi içinde uzun süredir devam eden ideolojik ve stratejik bir dönüşümün sonucu olarak sunulmaktadır. Bu çerçevede silahlı mücadelenin, en azından Türkiye sınırları içinde kalan Kürt alanı bakımından, tarihsel işlevini tamamladığı kabul edilmektedir. Siyasal mücadele başka araçlarla sürdürülecektir.
İkinci süreç ise son yıllarda Ortadoğu’da hızlanan jeopolitik dönüşümle ilgilidir. “Arap Baharı”yla başlayan yeniden yapılanma, Suriye iç savaşıyla yeni bir boyut kazanmış; Gazze savaşı ve İran’ın bölgesel kapasitesindeki değişimin ardından yoğunlaşarak bütün aktörleri yeni stratejik arayışlara yöneltmiştir. Devletler ve devlet dışı aktörler, yeni ittifaklar kurmaya, ortaya çıkmakta olan güvenlik düzenlemeleri içinde kendilerine bir yer edinmeye ve belirsizliği kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadır.
Hem Kürt hareketi, hem de Türk devleti bu dönüşümü bir risk ve fırsat momenti olarak okumaktadır. Kürt hareketi açısından değişen dengeler yeni siyasal imkânlar açabileceği gibi kırılganlık, tasfiye ve izolasyon da üretebilir. Ankara açısından ise aynı dönüşüm, hem bölgesel konumunu güçlendirme fırsatı yaratmakta hem de değişen denklem içinde Kürt meselesini yönetme ihtiyacını doğurmaktadır.
PKK’nin fesih kararından sonra uzunca bir zaman somut adımların atılmaması ve “Çerçeve yasa” olarak adlandırılan ve yakın tarihte TBMM’de tartışılacak olan yasa taslağının içeriği ve etrafında yürütülen tartışmaların siyasal olarak anlamlı hâle geldiği nokta tam da burasıdır: Bu durağanlık yalnızca hukuki bir gecikmeyi değil, taslağa da yansıdığı gibi yapısal bir tanınma ve muhataplık krizini yansıtmaktadır. Devlet, statü, temsil ve demokratikleşme gibi gerçekten siyasal meseleleri tartışmaktan kaçınmak için kamusal tartışmayı bilinçli biçimde “silahsızlanma”, “rehabilitasyon” ve “entegrasyon” merkezli teknik bir güvenlik çerçevesine hapsetmektedir. Bu yön değiştirmenin ve yarattığı yapay karışıklığın temel amacı, Kürtleri kolektif bir siyasal özne olarak tanımaktan ve resmî tarihin monist kurucu kodlarıyla yüzleşmekten kaçınmaktır.
Devlet, silahların belirleyici olmadığı koşullarda Kürt hareketinin Türkiye siyasetini dönüştürme konusunda ne denli güçlü bir sivil kapasiteye sahip olduğunu daha önce deneyimlemişti. Kolonyalizm literatüründe tartışıldığı üzere, yerlinin sivil ve kolektif bir özne olarak salt varlığı, kolonyal egemenliğin meşruiyet krizini açığa çıkardığı ölçüde, kolonize eden öznede derin bir ontolojik kaygı yaratabilir. Bu kapasiteyi kendi kurucu anlatısına yönelik yapısal bir tehdit olarak okuyan devlet, 2015 sonrasında Kuzey’de, Rojava’da ve belirli ölçülerde Güney’de [Irak Kürdistan Bölgesi] bu kapasiteyi zamansal ve hukuki bir askıya alma rejimine tabi tutmaya çalıştı.
Bu stratejinin devamı olarak, mevcut sürecin hâlâ “terörü sona erdirme” söylemi üzerinden yürütülüyor olması, kolonyal paranoyayı maskeleyen bir kolonyal afazi........
