Haseke
Haseke, Rojava’nın, toplumsal ve siyasal açıdan önemli kentlerinden biridir. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Çeçenler ve diğer toplulukların tarihsel varlığı, kentin kültürel çeşitliliğinin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu toplulukların dilleri, kültürel gelenekleri, toplumsal ilişkileri ve tarihsel deneyimleri, Haseke’nin kimliğini şekillendiren temel unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle Haseke’nin toplumsal yapısını yalnızca etnik çeşitlilik üzerinden değil, farklı toplulukların aynı coğrafyada geliştirdikleri ortak yaşam pratikleri üzerinden de değerlendirmek gerekir.
Kentin coğrafi özellikleri, tarihsel ve toplumsal gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Habur Nehri ve çevresindeki su kaynakları, verimli tarım arazileri ve yerleşime elverişli koşullar, bölgeyi tarih boyunca üretim ve yerleşim açısından önemli kılmıştır. Tarım, hayvancılık, ticaret ve modern dönemde gelişen sanayi faaliyetleri, farklı toplulukların ekonomik ilişkilerini ve gündelik yaşamlarını şekillendirmiştir. Bununla birlikte, bu ortak coğrafyada yaşamak, topluluklar arasında kendiliğinden eşitlik veya siyasal uzlaşma yaratmamıştır. Ortak yaşamın niteliği, tarihsel koşulların yanı sıra kaynakların nasıl paylaşıldığına, farklı kimliklerin nasıl tanındığına ve siyasal kararların kimler tarafından alındığına da bağlıdır.
Haseke’nin çok kültürlü niteliği, günümüzde çevresel sorunlar ve siyasal dönüşümler nedeniyle yeni sınamalarla karşı karşıyadır. Su kaynaklarının azalması, kuraklık, tarımsal üretimdeki gerileme ve geçim olanaklarının zayıflaması, bölge halkının yaşam koşullarını doğrudan etkilemektedir. Tarımsal faaliyetlerin sürdürülemez hâle gelmesi ve ekonomik güvencesizliğin artması, yerinden edilme ve göç hareketlerini de beslemektedir. Bu gelişmeler, yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz; insanların yaşadıkları yerlerle, kültürel çevreleriyle ve toplumsal dayanışma ağlarıyla kurdukları ilişkileri de dönüştürür.
Dolayısıyla Haseke’nin geleceğine ilişkin bir değerlendirme, kültürel çeşitliliği ekonomik eşitsizliklerden, çevresel sorunlardan ve siyasal temsil meselelerinden ayrı ele alamaz. Kentte kalıcı bir barışın kurulması, farklı toplulukların varlığının kabul edilmesinin ötesinde, bu toplulukların ortak yaşamın koşullarını belirleyen süreçlere eşit ve etkili biçimde katılabilmesini gerektirir.
Haseke açısından bu yaklaşım, kentteki bütün toplulukların dil, kültür, eğitim, ifade özgürlüğü, güvenlik ve siyasal katılım haklarının güvence altına alınmasını gerektirir. Hiçbir topluluğun kimliği, çoğunluğun tercihleri veya merkezi yönetimin siyasal öncelikleri nedeniyle kamusal alandan dışlanmamalıdır. Aynı şekilde, herhangi bir topluluğun kendi siyasal taleplerini diğer toplulukların haklarını sınırlayacak biçimde ileri sürmesi de eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. Adil bir siyasal düzen, hem çoğunluğun hem de azınlıkların haklarını koruyan ortak kurallara dayanmalıdır.
Kimliklerin aşağılanması, görünmez kılınması veya kamusal yaşamın dışına itilmesi, yalnızca kültürel bir sorun değildir; aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve siyasal meşruiyet sorunudur. Barışın kurulabilmesi için farklı kimliklerin yalnızca hoşgörüyle karşılanması yeterli değildir. İnsanların kendi kimliklerini özgürce yaşayabildikleri, başkalarının kimliklerini eşit değerde kabul edebildikleri ve ortak karar süreçlerinde söz sahibi olabildikleri bir toplumsal düzen oluşturulmalıdır.
Haseke’de suya erişim, eğitim, sağlık, güvenlik, yerel yönetim ve ekonomik yaşam gibi konular, farklı toplulukların birlikte ele alması gereken ortak meselelerdir. Bu meselelerin çözümü, yalnızca merkezi yönetimin kararlarına veya herhangi bir yerel siyasal yapının tercihlerine bırakılamaz. Kararların meşruiyeti, ilgili toplulukların ihtiyaçlarının dikkate alınmasına, taleplerini özgürce ifade edebilmesine ve karar alma süreçlerini etkileyebilmesine bağlıdır.
Bu nedenle siyasal meşruiyet, yalnızca bir yönetimin ülke toprakları üzerinde kontrol sağlamasıyla ölçülemez. Yönetimin hangi yöntemlerle kurulduğu, toplumun farklı kesimlerine nasıl yaklaştığı, hakları nasıl koruduğu ve kararlarını hangi katılım mekanizmaları aracılığıyla aldığı da önemlidir. Merkezi otoritenin güçlenmesi, kurumsal bütünlüğü ve kamu hizmetlerinin koordinasyonunu sağlayabilir. Ancak bu süreç, yerel toplulukların siyasal iradesini ve kültürel haklarını zayıflatıyorsa tek başına demokratik meşruiyetin göstergesi sayılamaz.
Demokratik diyalog da tarafların yalnızca aynı masada bulunmasından ibaret değildir. Taraflar arasında güç eşitsizlikleri varsa, ifade özgürlüğü kısıtlanıyorsa veya bazı topluluklar karar süreçlerinden dışlanıyorsa müzakere biçimsel bir uygulamaya dönüşebilir. Bu nedenle diyalog, eşit katılımı güvence altına alan hukuki düzenlemeler ve kurumsal mekanizmalarla desteklenmelidir.
Haseke’deki siyasal dönüşüm ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması, İŞİD’in oluşturduğu tehdidin de dikkate alınmasını gerektirmektedir. Örgütün Suriye’de hâkimiyetini kaybetmiş olması, güvenlik tehdidinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Örgütün yeniden örgütlenmesi, hücre yapılanmaları, sivillere yönelik saldırı potansiyeli ve tutuklu üyelerinin bulunduğu cezaevleri çevresindeki güvenlik sorunları, Rojava’nın istikrarı bakımından önemini korumaktadır.
Haseke’nin bu açıdan taşıdığı önem, salt stratejik konumundan kaynaklanmamaktadır. Bölge, İŞİD mensuplarının tutulduğu cezaevleri ve örgütle bağlantılı kişilerin bulunduğu kamplar nedeniyle de güvenlik politikalarının merkezinde yer almaktadır. Ocak 2026’da Suriye’deki yönetim ve güvenlik yapılarında yaşanan değişim sırasında İŞİD tutuklularının bulunduğu tesislerin güvenliği ve idaresinin devri konusunda belirsizlikler ortaya çıkmış; bazı cezaevlerinde yaşanan olaylar, güvenlik boşluklarının örgütün yeniden hareket alanı kazanması bakımından doğurabileceği riskleri gündeme getirmiştir. Öyle ki Reuters’ın Ocak 2026 tarihli haberleri de cezaevlerinin denetimi, tutukluların kaçması ve sorumluluğun yeni güvenlik kurumlarına devredilmesi meselelerinin ne kadar hassas olduğunu ortaya koymuştur.
Bu çerçevede, SDG ile Suriye merkezi yönetimi arasında yürütülen entegrasyon sürecinin İŞİD’le mücadele üzerindeki etkisi ayrıca değerlendirilmelidir. Güvenlik kurumlarının birleştirilmesi, farklı güçler arasındaki yetki karmaşasını azaltabilir ve ortak bir güvenlik stratejisinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir. Ancak geçiş sürecinde cezaevlerinin korunması, istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği ve örgütün hücre yapılanmalarına karşı koordinasyon gibi alanlarda ortaya çıkabilecek aksaklıklar yeni güvenlik açıkları yaratabilir.
Burada temel mesele, güvenlik sorumluluğunun hangi kuruma devredildiğinden çok, bu sorumluluğun ne ölçüde etkin, kesintisiz ve hesap verebilir biçimde yerine getirildiğidir. İŞİD tutuklularının bulunduğu tesislerin güvenliğinin sağlanması, olası kaçışların önlenmesi ve örgütün yeniden örgütlenmesinin engellenmesi, merkezi yönetimle yerel güvenlik aktörleri arasında etkili bir koordinasyon kurulmasını gerektirir. Bu koordinasyonun aksaması, yalnızca belirli bir topluluğun değil, Haseke’de yaşayan bütün sivillerin güvenliğini tehlikeye atabilir.
İŞİD tehdidi, toplumsal........
