Deq, edebiyat ve unutulmaya direnen izler
Urfa’dayım ve ilk okuduğum romanlardan biri Melville’in Moby-Dick’i. Romanda tuhaf bir adam var: Queequeg. Bu adam gözlerimin önüne geliyor. İsmail korktuğu kadar ben de ondan korkuyorum. Ama bir o kadar da sevimli buluyorum onu. Annemin elinde, ninemin çenesinde gördüğüm deqlere benzemiyor bu adamın dövmeleri. Queequeg, yalnızca bedeni işaretlerle kaplı egzotik bir karakter değil; insanın bedeninde taşıdığı geçmişin, kültürel farklılığın ve çözülemeyen kimliğin edebiyattaki güçlü imgelerinden biri. Bizim deq dediğimize onlar dövme mi diyor?
Queequeg, Pasifik’teki hayalî Kokovoko adasından gelen, bedeni karmaşık dövmelerle kaplı bir zıpkıncıdır. İsmail onunla bir handa karşılaşır. Başlangıçta İsmail’in kültürel önyargıları ve yabancıya ilişkin kaygıları öne çıkar. Ancak Queequeg’in cesareti, sadakati, cömertliği ve insanlığı, zamanla dış görünüşe dayalı yargıların güvenilmezliğini ortaya koyar.
Queequeg’in bedeni, romanın temel sorularından birini görünür kılar: Bir insanın kim olduğunu, bedenindeki işaretler mi belirler, yoksa yaşama ve başkalarıyla ilişki kurma biçimi mi?
Queequeg’in dövmeleri hakkındaki bilgileri, (110’uncu bölüm) İsmail verir. İsmail, bedenindeki motiflerin, adasından gelen bir peygamber ve kâhin tarafından işlendiğini anlatır. Bu işaretler, gökyüzüyle yeryüzünün bütünlüklü bir teorisini ve hakikate ulaşmanın mistik bir öğretisini içerir. İsmail, Queequeg’i bu nedenle açılması gereken bir bilmeceye, tek ciltlik olağanüstü bir kitaba benzetir. Fakat asıl çarpıcı nokta şudur: Queequeg, kendi bedeninde taşıdığı işaretlerin gizemini bile bütünüyle çözemez.
Bu ayrıntı, dövmenin anlamını alışılmış yorumların ötesine taşır. Dövme burada, kişinin kendi seçimiyle bedenine yazdığı ve anlamını bütünüyle bildiği bir mesaj değildir. İnsan, kendi bedeninde kendisinden daha eski bir dünyanın izlerini taşır. Queequeg’in bedeni, kendi yaşamından önce başlayan bir anlatının devamıdır; üzerindeki işaretler, kişisel deneyimlerinden daha eski bir kültürel hafızaya aittir. Dolayısıyla beden bireye ait olsa da üzerindeki işaretlerin anlamı yalnızca bireyle sınırlı değildir.
Burada temel bir ayrım ortaya çıkar: İnsan, taşıdığı işaretlerin sahibi olabilir; fakat onların bütün anlamlarının sahibi olmak zorunda değildir.
Bunu deq geleneğiyle düşündüğümde, yaşlı bir kadının elindeki motifin anlamını artık tam olarak hatırlamaması, o motifin geçmişte anlamsız olduğu anlamına gelmez. Kadın, belki de kendi yaşamından önce var olan bir kültürel anlatının son taşıyıcılarından biridir. Motifin anlamı hafızadan silinmeye başlamış olsa bile bedendeki varlığı, bu hafızanın bir zamanlar yaşadığını gösterir.
Queequeg’in dövmeleriyle deq arasındaki düşünsel yakınlık burada belirir: Her ikisi de bedeni, bireysel yaşamı aşan bir kültürel zamanın taşıyıcısı olarak düşünmeye imkân verir. Ancak Melville’in anlattığı dövmelerle Mezopotamya deq geleneğinin tarihsel olarak aynı kökenden geldiğini söylemek için elimde sağlam bir dayanak yok. Buradaki ilişki, tarihsel özdeşlikten ziyade edebî ve düşünsel bir benzerliğe dayanır.
Melville’in anlatısındaki en trajik düşüncelerden biri, Queequeg’in dövmelerinin taşıdığı anlamların bir gün onun bedeniyle birlikte yok olabilecek olmasıdır. İsmail, bu işaretlerin gizemlerinin, üzerlerine yazıldıkları canlı parşömenle birlikte çözümsüz kalmaya mahkûm olduğunu düşünür. Canlı parşömen, Queequeg’in kendi bedenidir. Beden öldüğünde yalnızca bir insanın yaşamı değil, o bedende taşınan ve belki de başka hiçbir yerde bulunmayan bir bilgi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bir kitap kütüphanede saklanabilir, taş üzerindeki bir işaret yüzyıllar boyunca ayakta kalabilir. Oysa insan bedeninde taşınan bilgi, o bedenin yaşamıyla sınırlı olabilir. Üstelik işaretleri okuyabilen kişiler azaldıkça, fiziksel olarak varlığını sürdüren motifler bile okunamaz hâle gelir. Böylece iki ayrı kayıp ortaya çıkar: İşaretin kendisinin yok olması ve onu anlamlı kılan hafızanın silinmesi. İkinci kayıp çoğu zaman daha derindir; çünkü motif varlığını sürdürse bile onu açıklayan inançlar, deneyimler ve anlatılar ortadan kalkmış olabilir.
Deq geleneğinin unutulması meselesi de bu noktada Melville’in anlatısıyla kesişir. Yaşlı kadınların bedenlerinde kalan motifler, yalnızca geçmişten günümüze ulaşmış görsel kalıntılar değildir. Anlamları eksik veya belirsiz hâle gelmiş olsa bile bir kültürün yaşanmışlığını temsil ederler.
Bu nedenle bir kadının elindeki deq’i fotoğraflamak önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Motifin hikâyesini, nasıl yapıldığını, hangi inançlarla ilişkilendirildiğini ve onu taşıyan kişinin ona ne anlam verdiğini de kaydetmek gerekir. Çünkü bedenle birlikte iz de kaybolabilir. İzden geriye kalan hikâye kaydedilirse hafıza başka bir biçimde yaşamayı sürdürebilir.
Romanın can alıcı bölümlerinden birinde Queequeg hastalanır ve öleceğini düşünerek kendisi için bir tabut yaptırır. İçine girer, eşyalarını yanına alır ve ölümü bekler. Ancak daha sonra yaşamaya karar verir, iyileşir ve tabutunu bir deniz sandığı olarak kullanmaya başlar.
Hikâyenin önemli ayrıntısı, Queequeg’in tabutun kapağına kendi bedenindeki dövme motiflerini yeniden işlemeye başlamasıdır. Böylece bedeninde taşıdığı işaretleri başka bir yüzeye aktarır. Canlı deride bulunan motifler ahşaba kazınır; geçici olan bedenin üzerindeki izler, daha uzun süre varlığını sürdürebilecek bir nesneye taşınır.
Bu sahne, dövmeyle hafıza arasındaki ilişkiyi somut bir eyleme dönüştürür. Queequeg, kendi bedeninin taşıdığı anlatıyı bedeninin dışına çıkarır. İşaretlerin anlamlarını bütünüyle çözemese bile onların kaybolmasını istemez; kendi bedeninde taşıdığı bilgiyi başka bir yerde sürdürmeye çalışır.
Tabutun romandaki işlevi daha sonra daha da anlamlı hâle gelir. Pequod gemisi battığında İsmail, Queequeg için yapılmış tabut sayesinde hayatta kalır. Böylece ölüm için hazırlanan nesne, yaşamın devamını sağlayan bir araca dönüşür. Ölümün işareti, hafızanın ve yaşamın korunma aracına dönüşmüştür.
Bu sembolik dönüşüm, deq üzerine düşündüğümde yeni bir anlam kazanır. Bir geleneğin kaybolmasını engellemek için onun yalnızca bedenlerde kalmasını beklemek yeterli değildir. İşaretlerin fotoğraflara, sözlü tarih anlatılarına, yazılı kayıtlara ve edebiyata aktarılması gerekir. Queequeg’in tabutu bu bakımdan kültürel aktarımın simgesi olarak okunabilir: Bedenin sonluluğuna karşı hafızaya başka bir yaşam alanı açar.
Queequeg’in dövmeleri yalnızca hafızayla ilgili değildir; toplumun farklı bir bedene nasıl baktığını da ortaya koyar.
İsmail, Queequeg’le ilk karşılaştığında onun dövmelerini ve alışılmadık görünüşünü yadırgar. Onu kendi kültürel ölçütleriyle değerlendirir; tanımadan önce bedeni üzerinden bir yargıya varır. Fakat aralarındaki ilişki geliştikçe Queequeg’in dürüstlüğünü, cömertliğini, cesaretini ve dostluğunu fark eder. Böylece görünüşe dayalı ilk yargıları sarsılır.
Melville burada önemli bir çelişki kurar: İsmail, Queequeg’in beden işaretlerini yabancılığın ve tuhaflığın göstergesi olarak okurken, onunla yaşadığı deneyimler bu işaretlerin insanın ahlaki değerini belirlemediğini gösterir.
Romanın anlatım dili eleştirel bir okumayı gerektirir. Queequeg’in zaman zaman “vahşi” olarak tanımlanması, 19’uncu yüzyılın sömürgeci ve ırksal hiyerarşilerinden bağımsız değildir. Melville bir yandan kültürel önyargıları sorgularken diğer yandan Queequeg’i egzotik ve yabancı bir figür olarak sunan anlatı kalıplarını da kullanır.
Queequeg bu nedenle yalnızca önyargıların hedefi değildir; aynı zamanda romanın yerleşik düşüncelerini dönüştüren bir karakterdir. Onun varlığı, İsmail’in dünyayı tek bir dinin, kültürün veya ahlaki ölçütün içinden değerlendirmesini zorlaştırır.
Deq geleneğinin tarihini araştırmak da bu açıdan önemlidir. Mesele yalnızca geçmişteki motifleri sınıflandırmak değil, bu motiflere yönelik yargıların zaman içinde nasıl değiştiğini de anlamaya çalışmaktır. Bir bedeni yabancı, tuhaf veya geri kalmış olarak nitelendiren bakışla o bedeni kültürel bir hafızanın taşıyıcısı olarak gören bakış arasındaki fark, yalnızca estetik bir tercih değil, insanı anlama biçimindeki bir değişimdir.
Queequeg’in bedenindeki motiflerin anlamını kendisinin bile tam olarak okuyamaması, kimlik üzerine başka bir soru ortaya çıkarır: İnsan, kendisini bütünüyle tanıyabilir mi?
Bedenimizde taşıdığımız her şeyin anlamını bilmeyiz. Ailemizden devraldığımız alışkanlıkların, dilimizin içindeki eski izlerin veya kültürel aidiyetlerimizin bütün tarihine hâkim........
