menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Daron’a itibar suikastı

28 0
23.08.2026

The Economist’in 17 Ağustos 2026 tarihli “Dünyanın en etkili ekonomisti tuhaf biçimde ikna edici değil” başlıklı yazısı, Daron Acemoğlu’nun 33 yıllık akademik birikimini tartışmaya açtı. Birkaç gün sonra Acemoğlu, dergide yayımlanan yanıtında yazının bilimsel bir eleştiriden çok, birbirinden kopuk iddiaları bir araya getirerek “güvenilmez bir akademisyen” imajı yaratmaya çalıştığını savundu. Acemoğlu’na göre 33 yıllık bir külliyata karşı ortaya konan en güçlü itiraz buysa, “tuhaf biçimde ikna edici olmayan” şey kendi çalışmaları değil, eleştirinin kendisiydi.

Tartışmanın asıl ilginç tarafı, burada başlıyor. Acemoğlu’nu anlamadan bu polemiği anlamak mümkün değildir. Acemoğlu yalnızca kurumlar üzerine çalışan bir iktisatçı değil. Onun asıl meselesi, ekonominin siyasetle, teknolojinin iktidarla, büyümenin ise toplumdaki güç dağılımıyla ilişkisini açıklamaktır. Dolayısıyla Acemoğlu’nun fikirleri bir araya getirildiğinde ortaya yalnızca bir kalkınma teorisi değil, aynı zamanda bir siyasal ekonomi görüşü de çıkıyor. The Economist yazısının- yazarının asıl rahatsız edici bulduğu şey tam olarak bu!

Acemoğlu’nun düşüncesinin merkezinde basit görünen ama sonuçları son derece büyük bir soru vardır: Neden bazı toplumlar zenginleşirken bazıları yoksul kalıyor? Klasik iktisat bu soruya sermaye, teknoloji, eğitim, coğrafya ya da insan sermayesi üzerinden cevaplar arıyor. Acemoğlu ise sorunun merkezine kurumları yerleştiriyor. Bir toplumda insanların mülk edinme, yatırım yapma, girişimcilik, eğitim alma ve siyasal kararları etkileme imkânları ne kadar geniştir? İktidar birkaç kişinin elinde mi toplanmıştır, yoksa geniş bir kesim ekonomik ve siyasal hayata katılabilir mi?

Buradan onun en bilinen ayrımına geliyoruz: Kapsayıcı kurumlar ve sömürücü kurumlar. Kapsayıcı kurumlar ekonomik fırsatları genişletirken, sömürücü kurumlar toplumun büyük bölümünün ürettiği değeri dar bir grubun elinde topluyor. Bu yaklaşım, “ülkeler neden zengin ya da fakir?” sorusunu “kim kazanıyor, kim kaybediyor ve kuralları kim belirliyor” sorusuna dönüştürüyor.

Fakat tam burada Acemoğlu’na yöneltilebilecek ciddi bir eleştiri var. Kurumlar gerçekten büyümenin nedeni mi, yoksa büyümenin sonucu mu? İyi kurumların zenginliği, zenginliğin de iyi kurumları beslemesi mümkün değil mi? Başka bir ifadeyle, “iyi kurumlar büyümeyi getirir, büyüme de iyi kurumları güçlendirir” şeklindeki açıklama fazla kolay bir döngüye dönüşebilir.

The Economist’in eleştirilerinin bir bölümü tam da bu noktaya temas ediyor. Kurumlar teorisinin bazı durumlarda fazla genel kaldığı ve farklı tarihsel deneyimleri açıklamakta zorlandığı iddiası ciddiye alınabilir. Çin örneği de bu açıdan önemlidir. Çin, klasik anlamda liberal- demokratik ve kapsayıcı kurumlara sahip olmadan olağanüstü ekonomik büyüme gerçekleştirdi.

Ancak bir teorinin bazı istisnalarla karşılaşması, teorinin tamamını çöpe atmaz. Asıl soru, istisnanın teoriyi değiştirmeyi mi, yoksa teorinin sınırlarını daha açık biçimde tanımlamayı mı gerektirdiğidir.

Acemoğlu’nun ikinci büyük katkısı burada ortaya çıkıyor. Bugünkü ekonomik kurumların geçmişten bağımsız olmadığını savunuyor. Sömürgecilik döneminde oluşturulan kurumların, sömürge yönetimleri sona erdikten sonra bile ülkelerin ekonomik ve siyasal gelişimini etkileyebileceğini gösteren çalışmaları, onun akademik şöhretinin önemli parçalarından biri oldu.

Bu yaklaşımın güçlü tarafı açık: Bugünün ekonomik sonuçlarını yalnızca bugünün politikalarıyla açıklamak mümkün değildir. Bir ülkenin devlet yapısı, mülkiyet ilişkileri, hukuk düzeni ve siyasal güç dağılımı, yüzyıllar önce oluşturulmuş kurumların mirasını taşıyabilir.

Fakat burada da metodolojik bir sorun ortaya çıkıyor. Tarihin etkisini ölçmek kolay değildir. Hangi kurumun hangi ekonomik sonucu doğurduğunu birbirinden ayırmak, tarihsel veriler eksik olduğunda daha da zorlaşır. Nitekim The Economist, Acemoğlu’nun 2001 tarihli sömürge kökenleri çalışmasındaki bazı ölüm oranı verilerinin eksik ve sorunlu olduğuna ilişkin eleştirileri gündeme taşıdı.

Böyle bir eleştiri elbette cevaplanmalıdır. Ama bir veri setindeki sorun ile bütün bir akademik külliyatın güvenilmez olduğu iddiası arasında çok büyük bir mesafe vardır. İyi bilimsel eleştiri bu mesafeyi kapatmaya çalışır; retorik ise atlar.

Acemoğlu’nun son yıllardaki düşüncesini yalnızca “kurumlar” üzerinden okumak artık yeterli değildir. Onun ikinci büyük sorusu şu: Teknolojik ilerleme kimin hayatını iyileştiriyor?

Bu soru, onu klasik teknoloji iyimserliğinden ayırıyor. İktisat tarihinde teknoloji çoğunlukla verimlilik artışıyla birlikte düşünülür. Yeni teknoloji üretimi artırır, maliyetleri düşürür, yeni sektörler yaratır ve uzun vadede refahı yükseltir. Acemoğlu ise bunun otomatik bir sonuç olmadığını söylüyor.

Teknolojinin yönü önemlidir. Bir şirket işçiyi daha verimli hale getiren bir teknoloji geliştirebilir. Aynı şirket, aynı kaynakları işçiyi tamamen ortadan kaldıracak bir otomasyona da yöneltebilir. İkisi de teknolojik ilerlemedir. Ama toplumsal sonuçları aynı değildir.

Bu nedenle Acemoğlu’nun teknoloji eleştirisi teknoloji karşıtlığı değildir. Tam tersine, teknolojinin hangi amaçlarla tasarlandığı ve kimlerin yararına kullanıldığıyla ilgilidir. Yapay zekâ tartışmasındaki “emek yanlısı yapay zeka” yaklaşımı da buradan geliyor. Acemoğlu, yapay zekânın insan emeğinin yerine geçmesini hedefleyen bir yarıştan ziyade, insanların yeteneklerini artıran ve daha fazla insanı üretkenliğe dahil eden teknolojilerin tercih edilmesi gerektiğini savunuyor.

Burada da yapay zekâ çağının en önemli sorularından biri ortaya çıkıyor: Yapay zekâ ne kadar güçlü olacak sorusundan önce, yapay zekâ kimin gücünü artıracak?

The Economist Acemoğlu’nu buradan da sıkıştırıyor. Acemoğlu, yapay zekânın kısa vadeli ekonomik etkileri konusunda teknoloji şirketlerinin ve teknoloji iyimserlerinin vaatlerine mesafeli.

Bu görüş elbette tartışılabilir. Yapay zekânın üretkenliği beklenenden çok daha hızlı artırması mümkündür. Yeni meslekler yaratması, maliyetleri düşürmesi ve insanların kapasitesini genişletmesi de mümkündür. Dolayısıyla Acemoğlu’nun bazı öngörülerinin zaman içinde tartışılır olması şaşırtıcı olmayacaktır.

Fakat bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir ekonomistin gelecekteki teknoloji tahmini tartışılır, hatta yanlış çıkabilir. Bu, onun teknolojinin siyasal ekonomi üzerindeki etkilerine ilişkin bütün düşüncesini geçersiz kılmaz.

Acemoğlu’nun asıl uyarısı daha temel bir yerden. Teknolojik ilerleme kendiliğinden toplumsal ilerleme değildir. Bu, özellikle yapay zekâ çağında küçümsenecek bir fikir değildir. Bir teknolojinin toplumun toplam üretimini artırması ile bu........

© İlke TV