menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Benim dilim, benim hayaletimdir

11 0
previous day

Ben kendi ana dilimle yazı yazabilen biri değilim. Bunu bir kişisel eksiklik olarak kabul etmiyorum. Çünkü insanın kendi dilinde yazamaması her zaman kendi seçiminin sonucu değildir. Bazen bir dil insandan alınır; bazen yasaklanır, bazen küçümsenir, bazen kamusal hayattan çekilir, bazen başka bir dilin gölgesinde yaşamaya zorlanır. Sonra geride kalanlara, sanki hiçbir şey olmamış gibi, “İstersen öğrenirsin” denir. Bazen ileri de gidilir: “Seçmeli olsun.” Oysa bir dil, insanın hayatından çıkarıldıktan sonra ona yeniden bir seçenek olarak sunulduğunda, ortada pedagojik bir tercih yoktur. Ortada tarihin yarattığı bir eşitsizliğin adı değiştirilmiştir.

Ben “seçmeli” kelimesinin içinde saklanan bu tuhaflığı sorguluyorum. Bir insanın kendi dilini öğrenmesi neden seçmeli olsun? Bir dilin varlığı neden bir ders saatiyle, bir müfredat maddesiyle, bir tercih kutusuyla ölçülsün? Elbette bir dili öğrenmek seçilebilir; ama bir dilin var olup olmaması seçmeli değildir. Bir dilin yaşama hakkı, hiçbir zaman onu öğrenmek isteyenlerin sayısına indirgenemez. Çünkü dil yalnızca bireysel bir beceri değildir. Dil, dünyanın insan için çoğalmasıdır.

Dilim öldürülmüştür. Fakat öldürülen şey yalnızca bir dil değildir. Bir dil öldüğünde dünyanın bir imkânı öldürülür. İnsanlığın dünyayı adlandırma biçimlerinden biri kaybolur. Bir şeyin yalnızca tek bir adı yoktur; her dil, varlığı başka bir yerden görür. Bir dilin kaybı bu nedenle yalnızca kelime kaybı da değildir. Bakışın, hafızanın, sesin kaybıdır. Dünyanın başka türlü kurulabilme ihtimalinin kaybıdır. Aşkın, sevginin, saygının kaybıdır. Toprağın, göğün kaybıdır. Sınır ve ihlalin tarihi de buradan başlar. Devletler artık, dilleri ve ulusları biçiminde örgütlenmemelidir…

Bu yüzden dilimin ölümünü yalnızca kendi kişisel tarihim olarak anlatmıyorum. Bir dilin yok oluşu, insanlığın ortak dünyasından bir parçanın eksilmesidir. Alfabeden bir harfin sökülüp atılması neyse, dünyadan bir dilin sökülüp atılması odur. Harf tek başına belki küçük görünür; fakat kelimenin yapısı onun yokluğunda değişir. Aynı şekilde bir dil de tek başına dünyanın tamamı değildir; fakat o dil ortadan kalktığında dünyanın bütünü artık eskisi gibi değildir. Georges Perec’in (Kayboluş, 2005) bir harfi metinden bütünüyle çekip çıkararak kurduğu dünya da bunu görünür kılar: Yokluk, yalnızca eksilen bir şey değildir; yokluk, geride kalan her şeyi değiştirir. Bir harfin yokluğu kelimelerin sınırlarını değiştiriyorsa, bir dilin yokluğu da o dilin taşıdığı hatıraların, ayrımların ve dünyayı adlandırma biçimlerinin  sınırlarını değiştirir.

Buna rağmen diller birbirleriyle karşılaştırılıyor. Bazen bir dil “büyük” ilan ediliyor, bazen “küçük”. Bazen biri “zengin”, diğeri “yetersiz”; biri “uygar”, diğeri “ilkel”; biri “geleceğin dili”, diğeri “geçmişin dili” olarak adlandırılıyor. Ben bu hiyerarşiyi reddediyorum. Çünkü bir dilin büyüklüğünü neyle ölçebiliriz? Konuşanlarının sayısıyla mı? Devletlerin gücüyle mi? Yazılan kitapların miktarıyla mı? Ekonomik dolaşımla mı? Bir dilin arkasındaki devlet ne kadar güçlüyse, o dil gerçekten o kadar mı değerlidir? Hayır.

Dil, imparatorluk değildir; nüfus sayımı değildir, piyasa değildir. Bir dilin milyonlarca insan tarafından konuşulması, onu milyonlarca insan tarafından konuşulmayan bir dilden ontolojik olarak üstün kılmaz. Bir dilin dünyaya hükmetmesi, onun hakikate daha yakın olduğu anlamına gelmez. Dillerin büyüklüğünü ölçmek için kullandığımız ölçülerin kendisi çoğu zaman iktidarın ölçüleridir.

Bazen de dilim övülüyor. Onun büyüklüğünden, eskiliğinden, güzelliğinden, zenginliğinden söz ediliyor. İlk bakışta, ilk başta bu bana iyi geliyor. Sonra tehlikeyi fark ediyorum: Dilim övülürken bir türbeye dönüştürülebiliyor. Ona dokunulmazlık veriliyor. Onu eleştirmek, dönüştürmek, başka dillerle karıştırmak, başka dillerden kelime almak neredeyse saygısızlık olarak görülüyor. Ben dilimin türbe olmasını da istemiyorum.

Çünkü türbelerde ölüler korunur; diller ise yaşamak için birbirine değmek zorundadır. Bir dilin saflığı, onun hayatının ölçüsü değildir. Tam tersine, hiçbir dil gerçekten saf değildir. Diller birbirine değerek büyür, birbirinden kelimeler alır, seslerini değiştirir, gramerlerini dönüştürür, başka dünyaların izlerini taşır. Bir dilin tarihinde başka dillerin hayaletleri vardır. Her dil biraz başka dillerden oluşur. Her dil, kendisinden olmayanın izini taşır.

Bu nedenle dilimi korumak, onu cam fanusun içine koymak değildir. Dilimi korumak, onun başka dillere dokunmasına katkı sağlamaktır. Ben dillerin birbirine değmesinden hiç mi hiç korkmuyorum. Tam tersine, güzellik orada başlar.

Bir dil........

© İlke TV