Anlatılamayanın estetiği: Rewşan
Sanatın en temel gücü, dünyayı açıklamasında değil, neden açıklanamadığını hissettirebilmesinde yatar. Akıl, varoluşu çözmeye çalışırken sürekli bir eksiklikle karşılaşır; mantığın ulaştığı her sınırın gerisinde sözcüklerin taşıyamadığı bir boşluk kalır. İşte sanat, tam da bu boşluğun dilidir. Heidegger, sanat eserini hakikatin kendisini görünür kıldığı bir açılma olarak düşünür. Hakikat burada bilimsel doğruluk anlamına gelmez; varlığın, gündelik hayatın örttüğü yüzünü kısa bir anlığına açmasıdır. Bu bakımdan Rewşan’ın müziği yalnızca estetik bir haz üretmez. Dinleyiciye uzun zamandır bildiğini sandığı ama adını koyamadığı bir varoluş halini yeniden duyurur. Onun sesi, açıklama getirmez; hakikatin üzerindeki örtüyü usulca aralar, yaptağı müzik ise bu sığınağın en tekinsiz ama aynı zamanda en şefkatli biçimidir. Rewşan’ın sanatsal varlığı, tam da bu eşikte, açıklanamaz olanın estetiğini görünür kılan özgün bir deneyime dönüşür. Biraz daha açarsam… Rewşan’ın söylediği geleneksel Kürt stranları yalnızca geçmişten bugüne ulaşmış ezgiler değiller; onlar bir halkın ontolojik hafızasının sese bürünmüş halleridir. Tatvan kıyılarından (Van Gölü) yükselen bu ses, etnografik bir kayıt olmanın ötesine geçerek çağdaş düzenlemeler içinde yeniden biçimlenir. Burada gerçekleşen şey yalnızca modernizasyon değildir. Geçmişin dikey zamanı ile bugünün yatay zamanı aynı estetik düzlemde buluşur. Walter Benjamin’in tarih anlayışını hatırlatırcasına, Rewşan, tarihin dağılmış ses parçalarını toplar ve onları bugünün ışığında yeniden parlatır. Ancak bu, geçmişin bugüne olduğu gibi taşınması değildir. Her yorum (Gadamer’in hermeneutik anlayışında olduğu gibi) geçmişle şimdi arasında kurulan yeni bir diyalogdur. Dinleyici, stranı yalnızca geçmişe ait bir belge olarak dinlemez, kendi tarihsel ufku içinde yeniden anlamlandırır. Böylece gelenek korunmuş bir miras olmaktan çıkar; her icrada geçmişle bugünün ufuklarının kaynaştığı yaşayan bir anlam alanına dönüşür. Bugünün hız kültürü, hafızayı giderek tüketen bir zamansallık üretiyor, çağdaş yaşam, her şeyi hızla dolaşıma sokarken hiçbir şeyin derinleşmesine izin vermiyor. Bu yüzden Rewşan’ın söylediği her stran yalnızca bir müzik icrası değildir; unutmaya karşı estetik bir direnme biçimidir. Çünkü hafıza, yalnızca tekrar edilen değil; her karşılaşmada yeniden deneyimlenen şey olarak yaşamaya devam eder. Rewşan’ın yorumunda gelenek hiçbir zaman nostaljik değildir. O, geçmişi yeniden üretmez; onu yeniden yaşatır. Söylediği her stran, hafızayı bugünün duygusuyla buluşturan estetik bir karşılaşmadır. Bu karşılaşmada ne geçmiş bugünü belirler ne de bugün geçmişi bütünüyle dönüştürür; ikisi, Gadamer’in “ufukların kaynaşması” olarak adlandırdığı hermeneutik deneyimde birbirini yeniden anlamlandırır. Gelenek böylece korunacak bir kalıntı değil, her icrada yeniden anlam kazanan yaşayan bir diyaloga dönüşür. Tam da bu nedenle Rewşan’ın müziği nostaljiye yaslanmaz. Çünkü nostalji, geçmişi bugünün çatışmalarından arındırarak güvenli ve idealize edilmiş bir hatıraya dönüştürme eğilimindedir; bu ise estetik düzlemde kolaylıkla kitsch’e dönüşebilir. Kitsch, geçmişi yeniden düşündürmez; onu tüketilebilir bir duygu nesnesine indirger. Rewşan ise geçmişi romantize etmez, bugünün içine yeniden çağırır. Stranları dinleyicide tatlı bir özlem değil, hafızayla yüzleşme deneyimi uyandırır. Bu yönüyle onun estetik tavrı, kültür endüstrisinin (Adorno) metalaştırıcı ve duyguyu standartlaştırıcı mantığına karşı sessiz ama güçlü bir direnç olarak da okunabilir. Bu karşılaşmanın en yoğun örneklerinden biri “Lo Berde”dir. “Şevek di nîvê şevê da lo… De berde, de berde, lawo destê min berde…” dizelerinde yankılanan ses, yalnızca bir ayrılık ağıdı değildir. Gecenin en ağır saatinde yükselen “Bırak elimi” çağrısı, Kierkegaard’ın sözünü ettiği varoluşsal kaygıyı hatırlatır. Çünkü insan, sevdiğine yaklaşırken bile onu kaybetme ihtimaliyle birlikte yaşar. Çünkü aşk, iki bilincin birbirine yaklaşma çabası kadar, sonunda yeniden kendi yalnızlığına dönme yazgısıdır. Eli bırakmak istememek ile bırakmak zorunda kalmak arasındaki salınım, insanın bütün varoluşuna sinmiş........
