menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslam’ın ötekileri ve Osmanlı’da dinden çıkma

24 0
monday

Dürziler, Suriye iç savaşına kadar geniş kitleler tarafından tanınan bir halk değildi. Lübnan, İsrail ve Suriye’nin sarp dağlarına dağılmış bu ezoterik topluluk, tarihçilerin ve antropologların dar koridorları dışında pek kimsenin ilgisini çekmemişti. Tıpkı Aleviler gibi yüksek dağları mesken tutan, derin vadilerin kuytularında inançlarını bir “sır” gibi saklayan bu kadim halk, Suriye iç savaşı patlak verince görünür hale geldi. Böylece Dürziler; Kürtler ve Alevilerle birlikte bir anda küresel ilginin odağına yerleştiler. Ancak bu ilgi, uğradıkları katliamların ve maruz kaldıkları nefretin gölgesinde kaldı; nihayetinde yeni bir siyasal çalkantıya kadar tekrar kendi sırlarına çekildiler.

İnançsal kökleri itibariyle Alevilikle akrabalıkları bulunan Dürziler, Ortadoğu’daki savaş sarmalında, ana akım İslami unsurlar tarafından yüzyıllardır olduğu gibi “İslam dışı” görülmenin ve ‘küfür’ olarak tanımlanmanın bedelini çok ağır ödediler. Türkiye gibi ülkelerde “dürzü” kelimesinin bir küfürle eşdeğer tutulması hatırlanırsa, bu halkın içine düştüğü vahamet daha sarih anlaşılabilir. Suveyda kentinde İslami köktendinci grupların saldırısına uğrayan, kutsal saydıkları sakalları kesilerek katledilen Dürzilerin yaşadığı bu trajedi; aslında arkaik bir motivasyonun, yüzyıllardır değişmeyen bir ‘nefret birikiminin’ yansımasıydı.

İslam coğrafyasında, ana akım şeriatın sınırları dışına taşan, yerleşik İslam yorumlarını reddeden ya da bu yorumlara muhalif birer şerh düşen çevrelere karşı, yüzyılların tortusuyla harmanlanmış köklü bir nefret birikimi mevcuttur. Zerdüştlük ve onun kutsal metinlerini içeren Zend Avesta dili olan Pehlevice’den türetilen ”Zandik: Zendeka / Zındık” kavramsallaştırması da bu nefretin tarihsel nosyonları olarak işaretlenmiştir. Yine Safeviler üzerinden geliştirilen ”Kızılbaş” nefret söylemi, bugün İslam adına bir nizam tesis etme iddiasıyla ortaya çıkan El-Kaide veya DAİŞ gibi yapıların şiddet sarmalına birer argüman olarak tahvil edilmektedir. Bu örgütlerin bir versiyonu olan HTŞ’nin Suriye’de Alevi (Nusayri) ve Dürzi katliamları gerçekleştirmesi; aslında şiddet motivasyonu üzerinden bir varoluş alanı açmaya çalışan ve arkaik öfkeyi mobilize eden organizasyonların güncel birer yansımasıdır. Bu noktada şiddetin hedefi haline gelenler, sadece inançsal birer ‘öteki’ değil, aynı zamanda bu kadim nefret birikiminin modern dünyadaki kolay hedefleri konumundadır.

Zındıklık’tan Sosyo-Politik Direnişe

Zendeka (teolojik kopuş) ve ilhad (doktriner sapma) hareketlerinin tarihsel kökenleri incelendiğinde, meselenin salt inançsal bir uyuşmazlıktan öte, derin bir sosyo-ekonomik çatışmaya dayandığı görülür. Emevi ve Abbasi saltanatları döneminde kristalize olan bu “protesto” kültürü; aslında teolojik bir sapmadan ziyade, Arap şovenizmine ve merkezi otoritenin tahakkümüne karşı, özellikle Mevaliler özelinde örülen entelektüel bir barikat olarak ifade edilebilir. Bu muhalif damar; Mazdekizm, Maniheizm ve Zerdüştlük gibi kadim öğretilerin mirasını tevarüs ederek, özellikle İranî “Mevali” sınıfının sistem dışına itilmesine karşı geliştirdiği bir ideolojik savunma mekanizmasına dönüşür. Ekonomik ve siyasi dışlanmışlığın yarattığı bu tepkisellik, dönemin egemen diliyle “zındıklık” olarak yaftalanmış olsa da özünde bir hak arayışı ve kendi özgünlüğünden, kendini İslam içinde ifade etmek olarak tanımlanabilir. (Melhem Chokr, A.Y.Ocak vb.)

Mani’den Mazdek’lere, oradan Zerdüşt’ün kutsal kitabı Zend Avesta’dan türetilen Zandeka-Zındık kavramına kadar uzanan (Kürtçe/Kurmancî’de Zan/Zanîn; bilgi, bilim kök anlamıyla), süreç içerisinde Kâfir, Mülhid, İrtidad, Kızılbaş gibi kimliklerle ifade bulan bu heretik akımların uğradığı ölümlü saldırıların fihristi oldukça kalabalıktır. Heretik sürek ve kimliklere yönelik düşmanca yaklaşım, bu süreğin takipçilerine de sistematik olarak uygulanagelmiştir. İbnü’r-Râvendî’den Hallâc-ı Mansûr’a, Sühreverdî el-Maktûl’den Seyyid Nesîmî’ye, Şeyh Bedreddin’den Pir Sultan’a kadar büyük sosyal yarılmalara neden olan ‘‘Zandeka / Zındık’’ suçlaması ve bunun ölümlü sonuçları, sosyal tarihin akışına etki edecek kadar büyük çaplı olmuştur. Bu ‘aydınlık’ (İşrak) damara karşı biriken nefret söylemi; Kafir, Dürzü, Zındık, Kawat, Mülhid, İrtidad gibi ‘suça iştirak’ söylemleriyle birer ‘düşman kod’ olarak işaretlenmiş ve günümüze dek ‘‘Kızılbaş’’ nefreti olarak taşınmıştır. Dün “Zındık” olarak kriminalize edilen kitlelerin itirazı ile bugün Suveyda’da kendi kimlik ve varoluş hakları için direnen Dürzilerin kavgası arasında reddedilemez bir tarihsel süreklilik ve sosyolojik bağ mevcuttur. Fakat bu büyük sosyal vakıalar, ne yazık ki az sayıda objektif çalışmaya konu olmuş ya da yeterince şerh edilmiştir.

Osmanlı’da Dinden Çıkma: İrtidad

İşte tam bu noktada, tarihçi Yalçın Çakmak’ın titiz bir işçilikle hazırladığı Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad) adlı eseri, söz konusu nefretin ve ötekileştirmenin tarihsel köklerini anlamak adına devasa bir boşluğu doldurmaktadır. Çakmak, kitabında sadece teolojik bir tartışma yürütmemekte; aksine 15. yüzyıldan imparatorluğun çöküşüne kadar geçen süreçte devletin “dinden........

© İlke TV