menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mesele konut değil, statü

33 0
17.09.2026

Kritik bir eşiğe varmış olan Demokratik Toplum ve Barış Süreci, giderek daha fazla “İmralı’da bir konut yapıldı mı, yapılmadı mı?”, “Öcalan o konuta geçecek mi, geçmeyecek mi?” gibi soruların etrafında tartışılıyor. Süreç karşıtı bir noktadan hareket edip bunu aleni ya da gizli bir şekilde yürüten bazı çevreler ise deyim yerindeyse işi gücü bırakıp toplumu “Devlet Öcalan’a denize nazır villa yaptı” söylemi üzerinden provoke etmeye çalışıyor. Oysa ortada küçük bir konuttan çok daha büyük bir mesele var; koca bir ülkenin geleceği…

Bir yanda kırk yılı aşan bir savaşın tüm toplumda açtığı yaralar, diğer yanda yüz yıldır çözülememiş bir Kürt meselesi ile bunun yarattığı siyasal, toplumsal ve hukuki sorunlar… Tüm bunların ortasında ise 27 yıldır ağır tecrit koşullarında tutulan Sn. Öcalan’ın, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve demokratik siyasetin önünün açılması bakımından üstlendiği rol tartışılıyor.

Her şeyden önce, böyle tarihi bir dönemde tartışmayı bir konut meselesine sıkıştırmak, meselenin ağırlığıyla bağdaşmıyor…

Geçtiğimiz günlerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan için İmralı’da bir konut inşa edildiği, ancak Öcalan’ın statü talebi nedeniyle bu konuta geçmediği yönündeki açıklaması ile bu tartışmanın başladığı ve kısa bir sürede büyüdüğü görülüyor. Bu açıklamanın ayrıntılarının kamuoyuna nasıl ve hangi bağlamda aktarıldığı ayrıca tartışılabilir. Fakat bundan daha önemli olan, “statü” başlığının sanki bugün ilk kez ortaya çıkmış gibi ele alınmasıdır.

Oysa bu başlık sürecin başından beri tartışmanın içerisindedir. Yeni keşfedilmiş bir mesele değil… 27 Şubat 2025 tarihli Demokratik Toplum ve Barış çağrısının ardından ortaya çıkan siyasal çerçevede, silahlı mücadelenin sona erdirilmesiyle birlikte demokratik siyaset alanının ve gerekli hukuki zeminin oluşturulması ihtiyacı açık biçimde tartışıldı. Sürecin sonraki aşamalarında da Sn. Öcalan’ın yalnızca bir çağrı yapan kişi değil, sürecin ilerlemesine katkı sunabilecek bir aktör olarak hangi koşullarda çalışabileceği meselesi gündemde kaldı. Gerek fesih kongresi kararları gerekse sonraki dönemlerde silahsızlanma gündeminin doğrudan muhatabı konumunda olan PKK’li yetkililerin açıklamalarına bakıldığında, bu konunun sürecin başat ve stratejik başlıklarından biri olarak tanımlandığı görülebilir. Keza, sürecin doğrudan içerisinde yer alan DEM Parti temsilcileri ile bugüne dek meselenin demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümünü savunan, bu bağlamda dünyadaki benzer çatışma çözüm örneklerini incelemiş sivil toplum temsilcileri ve barış aktivistleri de 2025 ve 2026 yılları boyunca Sn. Öcalan’ın özgür müzakere, çalışma ve iletişim koşullarının oluşturulması gerektiğini defalarca açıkladılar.

Esasında buradaki temel mantığı anlamak o kadar zor değil. Bir tarafta silahların devreden çıkarılması ve silahlı yapının tasfiyesi konuşulurken, diğer tarafta ortaya çıkan siyasi sorunların görüşüleceği, tarafların birbirleriyle temas kuracağı, kararların müzakere edileceği ve yeni hukuki düzenlemelerin oluşturulacağı bir zeminin bulunması işin doğası gereğidir.

Silahların bırakılmasını istemek ama silahların bırakılmasının ardından ortaya çıkacak siyasi ve hukuki sorunların hangi zeminde konuşulacağını belirsiz bırakmak, sürecin yalnızca bir tarafını işletmek anlamına gelir. Dolayısıyla “müzakere” denilen şeyin bir aktörün konuşmasına izin verilip verilmemesinden ibaret olmadığı açıktır. Müzakerenin taraflarının kim olduğu, hangi sıfatla konuştuğu, hangi yetkiyle hareket ettiği, hangi iletişim kanallarına sahip olduğu ve ortaya çıkan mutabakatların hangi hukuki mekanizmalarla güvence altına alınacağı da müzakerenin kendisi kadar önemlidir.

Statü tartışmasının özü de burada ortaya çıkar. Statü, yalnızca bir kişinin nerede kalacağı veya ne kadar rahat yaşayacağı sorusu değildir. Bir siyasal sürecin hangi aktörler üzerinden ve hangi hukuki çerçevede yürütüleceği sorusudur. Bu noktada Devlet Bahçeli’nin süreç boyunca yaptığı açıklamalar da yok sayılamaz. Bahçeli 22 Ekim 2024’te, Öcalan’ın tecridinin kaldırılması halinde TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşabileceğini ve örgütün tasfiye edildiğini ilan etmesi halinde “umut hakkı” bakımından yasal düzenleme yapılmasının önünün açılmasını savundu. Bu açıklama, daha sonra başlayan sürecin önemli siyasi kilometre taşlarından biri oldu. Daha da önemlisi, 2026’da Bahçeli artık statü meselesinin kendisini açık biçimde tartışmaya başladı. Mayıs 2026’daki açıklamalarında........

© İlke TV