menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kent uzlaşısı suçsa, ülke uzlaşısı nasıl olacak?

22 0
08.10.2026

Bazen tek bir mahkeme kararı, kendisinden çok daha büyük bir fotoğrafın küçük ama çarpıcı bir parçasına dönüşebiliyor. Kararın hukuki sınırlarını aşıp ülkenin hangi yöne gittiğini, devletin kendi içinde ne ölçüde tutarlı davrandığını, siyasetin söyledikleriyle kurumların yaptıkları arasındaki mesafeyi tartışmaya açabiliyor.

Dün “Kent Uzlaşısı” davasında verilen kararın bende uyandırdığı düşünce tam olarak bu oldu. İstanbul’daki mahkeme iki siyasetçiye örgüt üyeliği suçlamasıyla 6 yıl 3’er ay hapis cezası verdi. Aynı davada yargılanan diğer sekiz isim ise beraat etti. Bu iki siyasetçiyi şahsen tanımıyorum. Dosyalarındaki bütün ayrıntılara da hâkim değilim.Buna rağmen bu davayı yalnızca iki kişinin ceza dosyası olarak görmek, meselenin esasını ıskalamak anlamına gelir. Çünkü ortada bundan çok daha büyük ve temel bir soru var: Kent uzlaşısı suç olarak görülüyorsa, ülke uzlaşısı nasıl kurulacak?

Bugün Türkiye, onlarca yıllık çatışmanın sona erdirilmesinden, silahların bütünüyle devreden çıkarılmasından, Kürt meselesinin demokratik siyaset zemininde ele alınmasından söz ediyor. Yani Demokratik Toplum ve Barış Süreci devam ediyor.Meclis bu konuda eksik ve sorunlu olsa da hukuki bir düzenleme yaptı.

Tam da böyle bir dönemde, Kürtlerin Türkiye’nin batısındaki büyük kentlerde yerel yönetime katılımını amaçlayan bir siyasi ilişkinin kriminalize edildiği bir davadan mahkûmiyet kararlarının çıkması ister istemez insanın aklına şu soruyu getiriyor:

Hangi uzlaşıdan söz ediyoruz? Kent Uzlaşısı soruşturmasının başlangıcından beri herkesi asıl düşündüren noktalardan biri buydu. Savcılığın konuya ilişkin yaklaşımında, batıdaki Kürt seçmenin destek vereceği adaylar karşılığında belediye meclislerinde temsil imkânı elde etmesi, örgütsel ilişki iddiasının unsurlarından biri olarak sunuldu. Oysa burada hukuk tartışmasının ötesine geçen temel bir demokrasi meselesi var.

Bir siyasi parti başka bir partinin seçmeninin oyuna talip olabilir. Kendi listesinden başka siyasi geleneklerden insanları aday gösterebilir. Seçim bölgelerinin sosyolojisini dikkate alabilir, kimi yerde başka bir partinin adayını destekleyebilir, kimi yerde aday çıkarmayabilir.Tıpkı Cumhur ittifakını oluşturan partilerin yaptığı gibi… Bunlar siyasetin doğasında var.

Bir siyasi parti kadınların, gençlerin, Alevilerin, muhafazakârların ya da başka toplumsal kesimlerin yerel yönetimlerde daha fazla temsil edilmesini amaçladığında buna siyaset diyoruz. Öyleyse Kürtlerin temsil edilmesi söz konusu olduğunda neden aynı siyasal faaliyet bir anda güvenlik sözlüğünün içine taşınıyor? Bence asıl cevaplanması gereken soru bu. Çünkü Kürtlerin belediye meclislerinde birkaç sandalye sahibi olmasına dahi şüpheyle yaklaşan bir devlet aklı varsa, aynı akıl Kürtlerin ülkenin siyasal ve yönetsel geleceğinde eşit yurttaşlar olarak söz sahibi olmasını nasıl kabullenecek? Belediye meclisinde uzlaşmayı sindiremeyenler ülke ölçeğinde nasıl sindirecek?

Türkiye’de bütünüyle siyasetten azade, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumda hiçbir tereddüt bulunmayan bir yargı düzeni olsaydı bugün belki başka türlü konuşabilirdik. Bir ilk derece mahkemesi karar vermiştir, istinaf ve temyiz yolları açıktır, yanlışsa üst mahkemede düzeltilir derdik. Ne yazık ki ülkenin içinde bulunduğu şartlarda mesele bu kadar basit değil.

Yargının bağımsızlığı konusunda yaşanan tartışmalar yalnızca muhalefetin siyasi eleştirilerinden ibaret değil. Uluslararası kurumların Türkiye raporlarında yıllardır yargı bağımsızlığı, muhalefet siyasetçilerine yönelik yargı süreçleri ve AİHM ile AYM kararlarının uygulanmaması konusunda ciddi raporlar var. Üstelik hafızamız çok kısa değil. HDP’li belediyelere kayyımlar atandı. Dokunulmazlıklar kaldırıldı,eş genel başkanlar ve milletvekilleri tutuklandı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere birçok dosyada AİHM adil yargılanma hakkının ihlâl edilerek tutuklamaların haksız ve hukuksuz olduğunu kabul etti.Can Atalay konusunda Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması, meselenin bireysel bir hak ihlalinin çok ötesinde anayasal düzen tartışmasına dönüşmesine neden oldu.

Bütün bunların üzerine son yıllarda ana muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar ve tutuklamalar geldi. Elbette hiçbir siyasi parti yolsuzluk iddiasından muaf değildir. CHP’li,MHP’li, AKP’li ya da başka partiden olmak hiç kimseye suç işleme ayrıcalığı vermez. Kamu parasını çalan kim olursa olsun soruşturulmalıdır. Sorun zaten tam burada başlıyor: Hukuk herkese aynı iştahla uygulanıyor mu? Bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle insanların kapısına gece yarısı gidilebilen bir ülkede, iktidar çevreleri hakkında kamuoyuna........

© İlke TV