menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış siyasetini anlamamak ve iktidar sopasının hedefi olmak

16 0
15.10.2026

Türkiye siyasetinin tuhaf çelişkilerinden biri şu: Kürt siyasi hareketinin iktidarla müzakere etmesini iktidara destek sayanlar, iktidara karşı demokratik mücadelede Kürtlerle yan yana gelmekten kaçınarak çoğu zaman eleştirdikleri iktidarın işini kolaylaştırıyorlar. Sonra da ortak mücadeleyle sınırlandırabilecekleri iktidar gücünün hedefi hâline geldiklerinde, demokratik dayanışmanın eksikliğinden yakınıyorlar.

Oysa müzakere etmek, mücadeleden vazgeçmek değildir. Bir iktidarla masaya oturmak, onun yanlışlarına ortak olmak, politikalarını onaylamak ya da siyasi geleceğine destek vermek anlamına gelmez. Müzakere, var olan hakları güvenceye almak, tanınmayan hakları meşru siyasal zeminde kazanmak ve çözümsüzlüğe mahkûm edilmiş sorunları demokratik yöntemlerle aşmak içindir.

Bu ayrımı yapamamak, özellikle Kürt meselesi gibi tarihsel ve toplumsal kökleri derin bir sorunda, yalnızca bir değerlendirme hatası değildir. Demokratik siyasetin imkânlarını da daraltan bir tutumdur.

Bugün Halk TV’ye yönelik müdahaleyle yeniden gündeme gelen basın özgürlüğü meselesi, bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor. Öncelikle hiçbir tereddüde yer bırakmadan belirtelim: Basın özgürlüğü, iktidarların uygun gördükleri yayın kuruluşlarına tanıdıkları bir ayrıcalık değildir. Anayasa’nın ilgili maddeleriyle güvence altına alınmış temel bir haktır. Gazetecilik faaliyetinin baskı ve cezalandırma tehdidi altında yürütülmesi, yalnızca ilgili yayın kuruluşunu değil, toplumun haber alma hakkını da zedeler.

Halk TV’nin yayın politikasına, özellikle Kürt meselesine ve barış süreçlerine ilişkin kimi yaklaşımlarına yönelik ciddi eleştirilerimiz olabilir. Ancak bu eleştiriler, Halk TV’nin basın özgürlüğünü savunma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Hukuka aykırı müdahalelere karşı çıkmak için bir yayın kuruluşunun siyasi çizgisine katılmak zorunda değiliz. Çünkü basın özgürlüğünün gerçek sınavı, yalnızca kendi düşüncelerimizi dile getirenlerin değil, eleştirdiğimiz yayın kuruluşlarının da özgürlüğünü savunabilmektir. Tam da burada, bugün yaşananları geçmişten bağımsız düşünemeyeceğimiz bir noktaya geliyoruz. Kürt gazetecilere ve özgür basın kurumlarına yönelik operasyonlar karşısında sessiz kalan, yaşananları görmezden gelen, hatta kimi zaman devletin güvenlik söylemi üzerinden meşrulaştıran tutumları hatırlamak gerekiyor. Bu hatırlatma, bugün yaşananları haklı göstermek için değil, demokratik dayanışmanın neden ortak bir ilkeye dönüşemediğini sorgulamak içindir. Çünkü başkasının özgürlüğüne yönelen müdahaleyi kendi özgürlüğünden bağımsız görenler, ortak özgürlük alanının daralmasına da farkında olmadan katkıda bulunurlar.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bu parçalanmanın ağır sonuçlarına ilişkin yeterince deneyim barındırıyor. Gerek 2013-2015 Çözüm Süreci gerekse bugünkü Demokratik Toplum ve Barış Süreci, birbirini tamamlayan iki temel hedef içeriyor: Silahların devreden çıkarılması ve çatışmasızlığın kalıcı hâle getirilmesi; bununla birlikte Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel sorunlarının demokratik yöntemlerle çözülmesi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması. Bu iki hedeften yalnızca birine odaklanmak, barışın anlamını daraltır. Silahların susması elbette tarihsel önemdedir. Ancak silahların sustuğu yerde siyasetin konuşabilmesi, toplumun demokratik taleplerini özgürce dile getirebilmesi gerekir.

Kürt siyasi hareketinin her iki süreçte de ısrarla vurguladığı yaklaşım, demokratikleşmenin yalnızca iktidarla yürütülen görüşmelerden beklenemeyeceğidir. Barışın kalıcılaşması, toplumun bütün demokratik güçlerinin ortak mücadelesini gerektirir. Ne var ki Türkiye’deki muhalefetin önemli bir bölümü, bu çağrıyı anlamak veya onun etrafında ortak bir mücadele hattı kurmak yerine, meseleyi dar siyasi hesapların ve geçmişten devralınan ezberlerin sınırları içerisinde değerlendirdi. Özellikle ulusalcı çevreler, çatışmalı dönemin güvenlikçi kavramlarını büyük ölçüde koruyarak müzakereye yaklaştı. Kürt meselesinin demokratik çözümünü tartışmak yerine, çoğu zaman terör retoriğinin sınırları içerisinde kaldı. Ana muhalefet ve diğer muhalif çevrelerin bir bölümünde ise müzakere, iktidarla siyasi işbirliği ihtimali üzerinden okundu.

Farklı gerekçelere dayanan bu iki........

© İlke TV