Ninem ve annem
Cennet annelerin ayakları altındaysa neden öyle davranıyorsunuz? Sizin anneleriniz melek de bizimkiler düşmüş mü, sizinkiler mukaddes, bizimkiler “cüzzamlı” mı? Haysiyetimizin en nazik, en müteessir yerinde duran annelerimize nasıl böylesine hoyratça davranabilirsiniz? Bir annenin izzetine uzanan her elin, sadece ona değil, hepimizin şeref ve onuruna dokunduğunu bilerek mi yapıyorsunuz bunu? Artık yeter değil mi? Her gün ahlâktan, merhametten, vicdandan ve insanlıktan biraz daha uzaklaşırken, birbirimizin gözlerine hâlâ insanlıkla bakabileceğimiz o eşiği daha ne kadar aşındıracaksınız? Nenem her zaman her eşiği mukaddes bilirdi. Ona göre eşik, insanın niyetini tarttığı, sözünü ve davranışını ölçtüğü haddın sınırıydı. Kapıdan gireni hürmetle karşılar, sofrasında yabancıya yer açardı. Annem, onun bana bıraktığı en büyük miras, yetmiş beş yaşında nenemle aynı eşiğe geldi. Kutsal bildiği ana toprağına doğru yola çıktığında gözaltı tehdidiyle savcılığa çağrıldı ve ifadesi alındı. Daha önce bu topraklarda “terör” şüphesiyle o eşiğe getirilen nice Kürt anne, nice nene gibi o da ömrünün sonbaharında aynı kuşkunun gölgesine bırakıldı. 75 yaşındaki annem, inancını kimseyi incitmeden taşımış bilge bir Ezidi kadın olarak “devletin milli bekası için oluşturduğu tehditten” ötürü sorguya alındı. Sebebini bilmediğimden değil, bildiğim hâlde bu muamelenin ağırlığını kelimelere emanet etmek istediğimden yazıyorum. Öfke içimde her an tutuşmaya hazır bir köz gibi bekliyor. Ama onun altında, çok daha derinde, daha eski bir ses var. Nenemin ninnisi. Gecenin içinden süzülüp gelen, bütün bir ömrü uyanık tutan bir ezgi. Kalemimi o ezginin alçak sesine bırakıyorum, bir annenin haysiyetine uzanan her gölgeye karşı.
Evvel zamanlarda gecenin lacivert örtüsü üzerimize ağır ağır inerken eski taş evlerin avluları birer masal perdesine dönüşürdü. Duvarlara düşen gölgeler eski hikâyeleri sessizce canlandırır, avlunun taşları nice kuşağın ayak izlerini içinde saklardı. Rüzgâr kapı aralıklarında dolaşırken uzaklardan bir ninni getirirdi. İnsan bazı gecelerde yalnız kendi hatıralarının içinde yürümez, kendinden önce yaşamış olanların sesini de taşır. Ben de o seslerin izinde yürürüm, göğsümde yarım kalmış hikâyeler, avuçlarımda çocukluğun solgun külleriyle. Her susuşta içimde kendi dibine doğru eğilen bir kuyu açılır. O karanlıkta bazen kendi sesimi işitirim, bazen de çok uzaklardan gelip ruhuma benden daha yakın duran bir sesi. O sesin ardında nenem belirir. Ak saçlarına seherin aydınlığı sinmiş, yüzünde nice kışın vakarı. Bakışlarında insanı incitmeden doğrultan bir hikmet, ellerinde ekmek kokusuyla yoğrulmuş bir merhamet. Nenem çok söz söylemezdi, ama sözü az, mânâsı derin olanlardandı. Bir tas suyu uzatışında şefkat, bir yarayı sarışında sabır saklıydı. Herkese yer açardı, yalnız sofrasında değil, gönlünde de. Bilirdi ki bazen bir insanın sessizce yanında durması, söylenmiş nice sözden büyük bir tesellidir. Gönlü, kış ortasında bile ocağını söndürmeyen bir haneydi. Alevi yüksek değildi, lâkin sıcaklığı uzaklara erişirdi. O ocakta ekmek pişer, hatıralar........
