menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ağacın metaforu

7 0
18.06.2026

Yıllar boyunca benzer ve farklı görünen alanlarda ve rollerde bulundum: evsizlik çalışmaları, afet sahaları, kriz çalışmaları, yönetim ve organizasyon, akademi, medya, farklı sivil toplum yapıları. Bu süreçte gönüllüsünden dezavantajlısına, çalışanından üyesine, akademisyeninden gazetecisine, kurumsalından kamu yetkilisine kadar çok farklı insan tanıdım.

Bu çok bağlamlılık bana tek bir şeyi açıkça gösterdi: hayat siyah ve beyaz değil. Olaylar, durumlar, insanlar — hepsi çok katmanlı ve çok boyutlu. Ve asıl mesele bu değil; asıl mesele, çoğu insanın bunu görmemesi.

Tek boyutlu bakış, gerçekliği ıskalamaktır

Bir olayı, bir durumu, bir kişiyi tek bir kategoriye, tek bir niyete, tek bir nedene indirgediğimizde, sadece o şeyi yanlış anlamış olmuyoruz — gerçekliğin kendisini ıskalıyoruz. Çünkü gerçeklik, tanımı itibarıyla çok katmanlı ve çok boyutlu işler. Bir afet sahasında bir gönüllünün üçüncü ayda çekilmesi; bir kurumda yıllarca “güvenilir” görünen birinin kriz anında dağılması; ya da tam tersi, hiç beklenmeyen birinin omurga haline gelmesi — bunların hepsi, o kişinin “aslında neyse o olduğunu” göstermez. Gösterdiği şey, bağlamın, yükün ve zamanın o kişide neyi açığa çıkardığıdır.

Tek boyutlu bakan insan bunu göremez, çünkü zaten tek bir soru sorar: “Bu kişi iyi mi, kötü mü? Güvenilir mi, değil mi?” Bu soru, cevabı önceden belirler — ve insanı, durumu, hatta kendini anlamaktan uzaklaştırır. Bu uzaklık, bir farkındalık eksikliğidir. Olaya, duruma, kişiye ve hayata çok boyutlu ve çok katmanlı bakmayan insan, farkındalıktan uzaktır. Kalıpla düşünen insan, kalıbın dışında kalan her şeyi görmezden gelmek zorundadır — çünkü kalıbı korumak, gerçekliği görmekten daha önceliklidir ona. Tek boyutlu, yüzeysel, şartlı ve çerçeveli bakar.

Yarım anlatılan bir ağaç

Benim bu yazıyı yazmama da vesile olan sosyal medyada dolaşan bir görsel, bu eğilimin tipik bir örneği. Hayatınızdaki insanları üçe ayırıyor:

“Yaprak insanlar — Bu insanlar hayatınıza kısa bir mevsim için girerler. İşler kolayken yanınızdadırlar ama onlara gerçekten güvenemezsiniz. İhtiyaçları olanı alır, o anın tadını çıkarır ve koşullar değiştiğinde sessizce yanınızdan ayrılırlar.

Dal insanlar — Bu insanlar başta güçlü görünürler ve diğerlerinden daha uzun süre kalabilirler. Bir süre sizi desteklerler, ama hayat zorlaştığında veya baskı arttığında kopmaya başlarlar. İşler ağırlaştığında ortadan kaybolurlar.

Kök insanlar — Bunlar en önemli insanlardır. Sadece fark edilmek için yardım etmezler. Zor zamanlarda yanınızda kalırlar. Sizi desteklerler, sizinle ilgilenirler ve sizi olduğunuz gibi kabul ederler. Kök insanlar, mevsim ne olursa olsun kalır.”

Doğru bir sezgi var burada. Ama ağacı yarım anlatıyor. Çünkü yaprak, dal ve kök, birbirinden bağımsız üç insan tipi değil — aynı ağacın, aynı sistemin, hatta aynı insanın farklı işlevleri, farklı zamanları ve farklı derinlikleri. Bu üçlüyü tek tek insanlara sabit etiketler olarak yapıştırmak, tam da bir önceki bölümde eleştirdiğimiz tek boyutlu bakışın kendisidir. Asıl hikâye, bunların birbiriyle nasıl ilişkilendiğinde.

Yaprak: kısa ömürlü ama işlevsiz değil

Yapraklar mevsimliktir, doğru. Ama bir ağaç yapraksız yaşayamaz — fotosentezin, yani ağacın enerji üretiminin yegâne yeri yapraktır. Yaprak insanlar da böyledir: bir projeye, bir kampanyaya, bir krizin belirli bir evresine yoğun ama sınırlı bir enerji taşırlar. Sorun, onların kalıcı olmamasında değil — onları kalıcı sanmamızda.

Afet ve kriz sahasında ilk bir kaç hafta gelen, sosyal medyada görünürlük sağlayan, bir bağış kampanyasını ateşleyen ama üçüncü ayda ortada olmayan insanlar vardır. Bunları “sahte gönüllü” diye damgalamak yanlıştır — onlar zaten yaprak işlevini yerine getirmişlerdir: enerji üretip düşmüşlerdir. Asıl hata, bir kurumun bütün stratejisini yaprakların üzerine kurmasıdır. Sonbaharda dökülecek şeyle ilkbaharda büyüyecek şeyi aynı plana koyarsanız, kış sizi şaşırtır.

Dal: yapıyı taşır ama kırılganlığı da gösterir

Dallar, yaprak ile gövde arasındaki köprüdür — hem destek verirler hem de en çok kırılan kısımdırlar, çünkü en çok yük taşıyan ve en çok dışa açık olan kısımdır. “Dal insanlar başta güçlü görünür, sonra kırılır” demek, bir suçlama gibi okunabiliyor ama aslında bu, dalın yapısal konumunun bir sonucu.

Burada zaman boyutu devreye giriyor: bir insan bugün sizin için bir “dal” — sizi taşıyan, ama kendi sınırları olan biri — yarın başka bir bağlamda “kök” olabilir. Akademide tanıdığım, kurumsal ortamda ağırlığı taşıyamayan gördüğüm bir kişinin, kendi ailesinde veya küçük bir topluluk içinde tam bir kök gibi durduğunu defalarca gördüm. Demek ki soru “bu insan dal mı, kök mü?” değil, “bu insan hangi yük altında, hangi bağlamda neye dönüşüyor?” olmalı. Dallık ve köklülük, kişilik değil, bağlam ve yük ilişkisidir — ve bunu görmek de, kendi üzerimize de uygulamamız gereken bir farkındalıktır. Çünkü biz de başka birinin hayatında, kendimizi sandığımızdan farklı bir yerde durabiliriz.

Ama burada bir şeyi es geçmemek gerekir: bağlam her zaman belirleyici değildir. Bazı insanlar, durumsal olarak hangi bağlamla etkileşime girerse girsin, kendilerini bağlamda hep aynı role yerleştirir — kendi karakterleri veya kendilerine dair sabitledikleri........

© Hürses