Mutlak Butlan Bize Şunu Hatırlattı: Sıfat Taşımak Başka, Liyakat Başka
Son dönemde kamuoyunda yoğun biçimde tartışılan “mutlak butlan” kavramı, aslında hukuk düzeninin öteden beri bildiği temel müesseselerden biridir. Kuruluş anından itibaren ağır ve giderilemez hukuka aykırılık taşıyan işlemlerin baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelen mutlak butlan, uzun yıllardır hukuk teorisinin bilinen kurumlarından biri olmasına rağmen ilk kez böylesine büyük siyasal ve toplumsal bir olay üzerinden geniş kitlelerin gündemine girmiştir.
Bu durum, mutlak butlanı teknik bir hukuk terimi olmanın ötesine taşımış; toplumsal vicdanın merkezine yerleştirmiştir. Çünkü mutlak butlan yalnızca hukuki bir sonuç değildir. Aynı zamanda toplumun uzun yıllardır içinde biriktirdiği bir sorgulamanın hukuk diliyle görünür hâle gelmesidir.
Ve belki de bize en önemli şu gerçeği yeniden hatırlatmıştır:
Bir sıfatı taşımak başka, o sıfatın hakkını verebilmek başkadır.
Hukuk düzeni, şeklen var görünen her işlemi meşru kabul etmez. Bazı eksiklikler sonradan giderilebilir nitelikteyken, bazıları işlemin varlığını temelden sakatlar ve onu baştan itibaren hükümsüz hâle getirir. Çünkü hukuk bakımından meşruiyet yalnızca ortaya çıkan sonuca değil, o sonuca götüren sürecin hukuka uygunluğuna da bağlıdır.
İşte mutlak butlan tartışmaları, toplumun yalnızca hukuki işlemleri değil; makamları, unvanları, kariyerleri ve oluşturulmuş otoriteleri de yeniden değerlendirmesine neden olmuştur.
Artık insanlar yalnızca isimlerin önündeki sıfatlara bakmıyor. O konumların hangi süreçlerle elde edildiğini, gerçekten hak edilip edilmediğini ve taşınan unvan ile ortaya konulan birikim arasında gerçek bir uyum bulunup bulunmadığını da sorguluyor.
Bugün bir kişinin profesör, doçent, yönetici, başkan, uzman ya da kanaat önderi olarak anılması artık tek başına yeterli görülmemektedir. Çünkü yeni dönemde mesele yalnızca bir ünvana sahip olmak değil; o ünvanın ağırlığını........
