menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

DOLANDIRICILIK SUÇUNDA HİLE UNSURU VE YARGITAY’IN KRİTERLERİ

41 0
12.03.2026

Dolandırıcılık suçu, ceza hukukunun hem normatif hem de uygulamaya dönük yönü bakımından en tartışmalı suç tiplerinden biridir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 157. ve 158. maddelerinde düzenlenen bu suç tipi, malvarlığına karşı işlenen fiiller arasında yer almakla birlikte, hukuki ihtilaflar ile cezai eylemler arasındaki ince çizgide yer alması nedeniyle uygulamada sıklıkla yorum farklılıklarına neden olmaktadır. Özellikle “hileli davranış” unsurunun sınırları, bu suçun oluşup oluşmadığını belirleyen temel faktör olarak öne çıkmaktadır.

Hile, failin mağduru aldatmak amacıyla gerçekleştirdiği davranışların bütününü ifade eder ve suçun oluşabilmesi için bu davranışların mağdurun iradesini fesada uğratacak yoğunlukta olması aranır. Basit bir yalan ile nitelikli bir hile arasında ayrım yapılmakta; yalnızca sözle ifade edilen ve mağdurun denetim yetisini bertaraf etmeyen beyanlar, ceza sorumluluğunu doğuracak nitelikte görülmemektedir. Yargıtay, bu ayrımı yerleşik içtihatlarıyla ortaya koymuş, özellikle aldatma kabiliyeti yüksek mizansenler içeren davranışlara dolandırıcılık suçu kapsamında ceza verilmesi gerektiğini vurgulamıştır [1].

Öte yandan, dolandırıcılık suçunun oluşup oluşmadığına dair değerlendirmelerde yalnızca failin beyanları değil, mağdurun olay karşısındaki konumu, denetim imkanları ve irade serbestisi de dikkate alınmalıdır. Bu nedenle yargı kararları, hem failin kastını hem de mağdurun olayın gelişimindeki konumunu bütünsel olarak ele almakta, failin baştan itibaren edimini ifa etme kastının bulunmaması halinde ve bu kastın gizlenmesi için hileli araçlara başvurulması durumunda cezai sorumluluğun doğacağını kabul etmektedir. Bunun karşısında, failin baştan beri hileyle hareket ettiğine dair delilin bulunmaması ve hukuki ihtilafın bulunduğu durumlarda sanığın beraatine karar verilmesi gerekmektedir [2].

Bu makalede, yalnızca Yargıtay içtihatlarına dayanarak dolandırıcılık suçunun en temel ve belirleyici unsuru olan hileli davranış kavramı sistematik olarak ele alınacaktır. Ticari ilişkilerde hile ayrımı, mağdurun denetim gücü, aktif/ihmali hile ayrımı ve bilişim yoluyla işlenen dolandırıcılık gibi başlıklar altında, ilgili içtihatlar ışığında hilenin nasıl yorumlandığı değerlendirilecektir. Böylece uygulamada hileli davranışın sınırlarının nasıl çizildiği ortaya konacak, hem hukukçular hem de uygulayıcılar için yol gösterici bir çerçeve oluşturulacaktır.

HİLELİ DAVRANIŞIN TANIMI VE KRİTERLERİ

Hileli davranış, dolandırıcılık suçunun oluşumu bakımından vazgeçilmez bir unsurdur. Ancak bu unsurun sınırları gerek teorik tartışmalarda gerekse yargı uygulamasında net olmayan pek çok noktayı içinde barındırır. Türk Ceza Kanunu’nda hile kavramı tanımlanmamış; tanım ve kapsam, içtihatlar ve öğretideki yorumlarla belirlenmiştir. Bu belirsizlik, uygulamada farklı olaylarda farklı sonuçlara yol açan kararlarla kendisini göstermektedir.

Yargıtay hile kavramını, “basit yalanı aşan, mağdurun iradesini fesada uğratmaya elverişli, dış dünyaya yansıyan icrai veya ihmali davranışlar bütünü” şeklinde yorumlamaktadır. Hile, yalnızca bir söz değil; bir mizansenin, failin kasıtlı yönlendirmesinin ve mağdurun algı dünyasını etkileyen görünüşlerin ürünüdür. Bu çerçevede, failin yaptığı eylem mağduru yanıltmalı ve onun zararına ya da failin yararına olacak şekilde bir işlem yapmasına neden olmalıdır.

Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin bir kararında, sanıkların büyü bozulması bahanesiyle dini duyguları istismar ederek mağdurdan altınları alıp bir bohçaya sarmasını istemeleri ve bunu 24 saat açmaması yönünde telkinde bulunmaları, dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği şeklinde değerlendirilerek görevsizlik kararı verilmiş ve dosyanın ağır ceza mahkemesine gönderilmesi gerektiği belirtilmiştir. Burada hile, yalnızca sözlü beyanla sınırlı kalmamış, mağdurun inceleme imkanını ortadan kaldıracak şekilde bir mizansenle desteklenmiştir [3].

Yargıtay 13. Ceza Dairesi, cep telefonunu “bilgisayarcıya göstereceğim” bahanesiyle alan sanığın eylemini değerlendirirken, "Yaşı küçük müştekinin olay günü cep telefonunu satmak için tanık Ahmet'e ait işyerine gittiği, tanığın babası ile birlikte geldiği takdirde telefonu satın alacağını söylemesi üzerine müştekinin işyerinden çıktığı, aynı işyerinde cep telefonlarına bakan sanığın da, müştekinin peşinden çıkarak, cep telefonunun bozuk olup olmadığını bilgisayarcıya göstereceğini söyleyerek müştekiden cep telefonunu aldığı ve müştekiye de işyerinde beklemesini söylediği anlaşılması karşısında," gerekçesiyle hile unsurunun oluştuğunu ifade etmiştir [4].

Bu kararlardan hareketle, Yargıtay’ın hileli davranışın varlığı için özellikle “aldatmaya elverişli dışsal davranış” aranması gerektiği yönündeki yaklaşımı dikkat çekmektedir. Yani suçun oluşumu açısından yalana eşlik eden davranış biçimi kritik önemdedir. Bu bağlamda, failin kurduğu mizansenin mağdurun algısını nasıl etkilediği, onun iradesine ne ölçüde yön verdiği ve bu yönlendirmenin mağdurun normal şartlarda vermeyeceği bir kararı vermesine neden olup olmadığı her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bu yaklaşım, hile kavramını yalnızca yalan beyanlarla sınırlamayıp, davranışsal yönleriyle birlikte değerlendirme gereğini de ortaya koymaktadır. Hileli davranış, failin söyleminden ziyade eylemiyle, görünüş yaratma çabasıyla ve manipülatif kurgusuyla değerlendirildiğinde, ceza sorumluluğunu doğuracak biçimde şekillenir. Yani dolandırıcılık suçunun varlığı için failin amacının yanı sıra kullandığı araçların da hileye dönüşecek düzeyde nitelikli olması gerekir.

TİCARİ İLİŞKİ VE SÖZLEŞME İHLALİ AYRIMI

Dolandırıcılık suçu ile hukuki ihtilaf sınırının en çok zorlandığı alanlardan biri, taraflar arasında mevcut ya da görünüşte var olan ticari ve sözleşmesel ilişkilerdir. Ceza hukukunun müdahalesiyle özel hukuk ilişkileri arasındaki çizginin aşılmaması gerekir. Bu nedenle ceza yargılamasında, sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ihlali mi söz konusudur, yoksa baştan itibaren edimi yerine getirmeme kastı taşıyan ve hileli davranışlarla mağduru aldatan bir fail mi vardır, sorusu titizlikle değerlendirilmelidir.

Bu ayrım, yalnızca tarafların hukuki pozisyonlarının değil, failin iradesinin başlangıçtan itibaren nasıl şekillendiğinin anlaşılması açısından da önemlidir. Eğer failin baştan itibaren edimini ifa etme yönünde bir kastı bulunmuyorsa ve bu durumu mağdurdan gizlemek için hileli davranışlara başvuruyorsa, bu durumda dolandırıcılık suçu gündeme gelebilir. Aksi halde, salt sözleşme ihlali dolandırıcılık olarak değerlendirilmemelidir.

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, taraflar arasında teslim edilen çekin arkasının imzalanıp ciro edilerek kullanılması olayında, taraflar arasında hizmet, ortaklık ya da benzeri bir ilişki bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim taraflar arasında böyle bir ilişki var ise, eylemin dolandırıcılık değil, güveni kötüye kullanma suçuna vücut vereceği belirtilmiştir. Bu karar, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma suçlarının ayrımı bakımından da taraflar arasındaki ilişkinin ve failin başlangıçtaki iradesinin belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır [5].

Benzer şekilde Samsun BAM 2. Ceza Dairesi, hayvan ticareti yapan sanıkların katılanlardan peşin ödeme alıp senet verdikleri, ancak vadede ödeme yapmadıkları olayda, mağdurun iradesini fesada uğratacak nitelikte bir hile bulunmadığını ve olayın sözleşme ilişkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir [6]. Mahkeme, sanıkların baştan itibaren ödeme kastının bulunmadığına dair herhangi bir somut delil olmadığını vurgulamış; bu durumda cezai sorumluluk değil, özel hukuk yaptırımlarının uygulanmasının uygun olduğunu ifade etmiştir.

Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin bir başka kararında da internet üzerinden araç ilanı veren sanığın, alıcıyla temasa geçtikten sonra buluşma yerine gitmeyip ortadan kaybolduğu olayda, dolandırıcılık suçunun oluşmadığı belirtilmiştir. Kararda, sanığın en baştan itibaren dolandırma kastıyla hareket ettiğine dair güçlü emarelerin bulunmadığı; mağdurun zararının hukuki ihtilaftan kaynaklandığı kanaatine varılmıştır [7].

Yargıtay 11. Ceza Dairesi, kantar görevlisi sanıkların tartı fişlerini gerçekteki tonajdan fazla olacak şekilde düzenledikleri bir olayda; sanıkların eylemlerinin, kendilerine tevdi edilen hizmet gereği kantar sistemini manipüle ederek........

© Hukuki Haber