menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Kendilerininmiş evleri"

171 0
07.10.2026

Türk şiirinde; Özdemir Asaf'ın “Bütün renkler hızla kirleniyordu,/Birinciliği beyaza verdiler”; Attila İlhan'ın “Ben sana mecburum bilemezsin/Adını mıh gibi aklımda tutuyorum”; Orhan Veli'nin “Ağlasam sesimi duyar mısınız,/Mısralarımda”; Necip Fazıl'ın “Ne hasta bekler sabahı,/Ne taze ölüyü mezar”; Ahmed Arif'in “Kapama gözlerini üşüyorum” gibi ölümsüz dizelerinin yanında, Behçet Necatigil'in “Kendilerininmiş evleri” mısraını her duyduğumda içimde tuhaf bir burukluk belirir; bu mısra beni, o his neyse onu kabullenişe zorlayan derin bir hüzün ve kedere gark eder. Hayat akıp gitmiş, acımasız zaman silindir gibi ezip geçmiş, nihayetinde bütün hayaller gelip küçük bir eve sığmıştır.

Behçet Necatigil’in yukarıdaki dizesini ihtiva eden “Gizli Sevda” şiiri ile Turgut Uyar’ın “Edirnekapı Üstüne Şiir” şiiri, bana göre birbirini tamamlayan iki şiirdir. İstanbul denildi mi Turgut Uyar’ın aklına “Vaiz sokağı gelir hemen/Edirnekapı gelir”, evleri “gelir”. Behçet Necatigil dediler mi benim aklıma “Kendilerininmiş evleri” dizesi gelir.

Turgut Uyar’ın da “Vaiz Sokağı Numara 70”teki evleri “kendilerinin” değildir. “Arnavutkaldırımlı” sokakta bulunan ev “ahşap”, “iki oda”lıdır. Perdeleri basmadan, “Daha iyisi de olabilirdi”, şöyle “kadife perdeli” ama olmayınca, “basma da güzel olur” hani. “Kim bilir bir gün belki?” beklentisi içindedir.

“Evlerin Şairi” Necatigil bir gün, çocukluktan beri arkadaşı olduğu can dostu Tahir Alangu’nun “eski sevgilisiyle” yolda karşılaşır. Tıpkı şiirde yazdığı gibi onu görünce sevinir kadın. Yıllar önce ayrılmışlar Alangu’yla. Ayaküstü biraz konuşurlar, oradan buradan… Evlenmiş, çocukları olmuş, biri kız, biri oğlan. Arkadaşını sorar, şair “hiç değişmedi” der. O gece eve biraz morali bozuk döner şair. Odasına çekilir; arkadaşı Alangu’ya, olup biteni anlatır gibi “Gizli Sevda” şiirini yazar. Şiirin son kıtası şöyledir:

“Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerininmiş evleri.

Bu şiirin yazıldığı 1950’li yıllar, memleketin kabuk değiştirmeye başladığı, İkinci Cihan Harbi’nin ardından gelen iktisadi büyüme ve refahın yarattığı iyimserlikle birlikte, Soğuk Savaş gerginliğinin ve köklü kültürel değişimlerin filizlendiği bir zıtlıklar ve yeniden yapılanma yıllardır. Köylülerin “Alaman öküzü” dediği traktör, o zamana kadar bin bir zorlukla sürülen toprağın altını üstüne getirmiş; bu yüzden bir sürü köylü maraba işsiz kalmıştır. Alayı denklerini sırtlarına vurup çoğu Haydarpaşa’ya inmiş, “Ulan İstanbul, sana gününü göstermeye geldim!” diyerek bu şehirde yoksulluğa kafa tutmaya başlamıştır. Kimi devlet arazisine bir gecede derme çatma bir ev kurmuş, bir kısmı kapıcı olmuş, bir kısmı da çarşılarda, pazarlarda yeni geçim yolları keşfetmenin gayreti içine girmiştir. Özellikle İstanbul’a yığılan nüfus nedeniyle zaten plansız gelişmiş olan şehir devasa bir köye dönüşmektedir. Menderes hükümeti de yeni yollar açmak için züccaciyeci dükkânına giren fil misali, tarihî miras falan demeden her yere dozer ve kepçeyle dalmıştır. Şehirlerde yeni bir popüler kültür ortaya çıkmış; gazinolar ve yeni açılan sinemalar, Batı tarzı modern bir hayatı herkesin özlemi hâline getirmiştir. O yıllarda şehirli memurlar ve orta sınıfın erkekleri; fötr şapkaları, ellerinde sefer tasları, boyalı ayakkabıları ve ütülü (eski ama temiz) kıyafetleriyle kıt kanaat geçinmektedir. Hemen hemen tümü kirada oturuyor ve hepsinin hayalinde, akşamları radyo başında ajans haberlerini dinleyecekleri kendilerine ait sıcacık bir evin özlemi vardır.

Onlar için mütevazı bir ev sahibi olmak, bu dünyada tek güvenceydi. Kira ödemek, bütçelerinde her ay biraz daha büyüyen “kara deliğin” en büyük sebebiydi. “Küçük insan” için kendi evinin kapısını kilitleyip anahtarını cebine koymak, hayattaki en büyük başarıları ve çocuklarına bırakabileceği en helal mirastı.

Bu yıllar, eski konakların hızlıca yıktırılıp yerlerine apartmanların dikildiği yıllardır. O sırada Kabataş Lisesinde öğretmenlik yapan Behçet Necatigil gibi birçok şehirli memur için bu yeni apartman daireleri; fayanslı banyosu, buz dolaplı mutfağı ve musluğundan akan suyuyla âdeta çağdaşlaşmanın ve “sınıf atlamanın” sembolü hâline gelmişti. Her küçük aile, bu apartmanlardan bir daire alabilmenin hayalini kuruyordu; ama eski değerlere bağlı birilerinin........

© Habertürk