Küresel güvenlik mimarisindeki kırılmalar, NATO'nun dönüşümü ve Kıbrıs'ta egemen eşitlik vizyonumuz
Yeni dünya düzeni artık "kural temelli" bir evrensellikten ziyade, maalesef gücün keyfiliğine ve sahada üretilen "oldubittilere" teslim olmuş durumdadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), uluslararası barış ve güvenliği tesis etme asli işlevini yitirmiş; küresel krizlere, bölgesel savaşlara ve trajedilere etkin müdahale edemeyen, modası geçmiş ve hantal bir yapıya dönüşmüştür. BM Genel Sekreteri Sayın Antonio Guterres’in dahi açıkça itiraf ettiği üzere, beş daimi üyenin tekeline terk edilen bu sistem adil değildir ve küresel vicdanda güvenilirliğini yitirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce BM kürsüsünden "Dünya beşten büyüktür" şiarıyla ortaya koyduğu sarsılmaz vizyon, bugünün kuralsız kaos ortamında ne kadar haklı ve ileri görüşlü bir tespit olduğunu tüm çıplaklığıyla kanıtlamaktadır.
BM sistemindeki bu tıkanıklık ve kuralsızlık ortamında, küresel güvenlik mimarisinde de süregelen yapısal bir dönüşüm yaşanmaktadır. Transatlantik ittifakta yaşanan bu yapısal dönüşümün en somut tezahürlerinden birini, 21-22 Mayıs 2026 tarihlerinde ittifakın en yeni üyesi İsveç’in ev sahipliğinde Helsingborg kentinde icra edilen gayriresmî NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda müşahede ettik. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte başkanlığında, 32 müttefik ülkenin dışişleri bakanlarının yanı sıra Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiha ve AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın iştirakiyle gerçekleşen bu zirve; 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’nın ev sahipliğinde düzenlenecek tarihî NATO Liderler Zirvesi öncesindeki en kritik istişare mekanizması olmuştur.
Mevcut küresel konjonktür; ABD’nin küresel angajmanlarını rasyonel temelde yeniden boyutlandırdığı, Avrupa’nın kendi savunma sorumluluğunu üstlenmesi yönünde beklentilerin arttığı ve kolektif savunmada "yük paylaşımı" (burden-sharing) ilkesinin yeni bir paradigmaya oturduğu bir dönemin başlangıcını yansıtmaktadır. Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin asimetrik bir biçimde kaymasıyla birlikte, Batı ittifakının güvenlik ve dış politika stratejisi daha maliyet-etkin ve sonuç odaklı bir yapıya evrilmektedir. Helsingborg zirvesinde ele alınan Ukrayna'ya uzun vadeli destek, Lahey Zirvesi taahhütlerinin takibi ve ittifak genelinde savunma sanayisi kapasitesinin tahkim edilmesi gibi başlıklar, bu yeni paradigmanın sahadaki yansımalarıdır. Ayrıca, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehditleri ve Orta Doğu'daki istikrarsızlıkların doğrudan masaya yatırılması, ABD’nin seçici angajman doktriniyle örtüşmektedir. Toplantı marjında Anavatan Türkiye'nin Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında gerçekleştirilen ikili temaslar da transatlantik bağların asimetrik olarak yeniden yapılandırıldığını teyit etmiştir.
Bu kuralsızlık ve dayatmacı uluslararası sistemin en uzun süreli mağdurlarından biri de şüphesiz Kıbrıs Türk halkı olmuştur. 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’ni 1963’te kan dökerek ve silah zoruyla gasp eden Rum zihniyeti, Kıbrıs Türk halkını kendi devletinden dışlamış; BMGK’nin 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı haksız siyasi kararıyla da ne yazık ki ödüllendirilmiştir. Bu hukuksuz karar sayesinde Rum yönetimi, ortaklık devletini üniter bir Rum devletine dönüştürerek kendisine haksız bir konfor alanı yaratmıştır. Bu çarpık zemin üzerinde, 50 yılı aşkın süre boyunca Kıbrıs Türk halkına dayatılan "federasyon" temelli müzakereler, Temmuz 2017’de Crans-Montana’da Rum tarafının uzlaşmaz ve tahakkümcü tavrı neticesinde kesin olarak çökmüştür.
Bu tarihî gerçekler ışığında, 2019–2020 yılları arasında yürüttüğüm Başbakanlık görevimden itibaren, Kıbrıs Türk halkının hem deniz yetki alanlarındaki (Mavi Vatan) hem de hava sahasındaki (Gök Vatan) müktesep hak ve menfaatlerini tavizsiz bir kararlılıkla savundum. Çökmüş modellere hapsolmayı reddederek, Ekim 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri kampanya........
