Kitapların dünyası
Kaybettiğimiz ya da kaybetmeye mahkûm olduğumuz alışkanlıklarımızdan biri de mektup yazmak artık. Sevgiliye sayfalar dolusu romantik sözcükler ya da unutulmaz şairlerin seçkin aşk şiirleri yazmanın devri geçti. Cep telefonundan farklı bir dil kullanarak haberleşmek var; kısa yazmak için sesli harfleri “atan” bir dil kullanıyoruz artık. Tıpkı benim de “Slm” diyerek başladığım gibi: “Slm, ne hbr? K.i.b.”
Kısa ve de büyük bir hızla yazılan, üstelik yazılırken de telefonun tuşlarına bakmadan yazılan mesajlar; sevgilinin kokusunu aldığınız, günlerce postacının yolunu gözlediğiniz günleri tarihe gömdü.
Arşivde artık aşk mektupları, bayramdan ya da yılbaşından önce atılan simli kartlar, altmışlık ya da doksanlık olarak ikiye ayrılan kasetler; içini açıp tekrar sarmak için saatlerce uğraştığım, kayıt yapmak için üst kısmındaki boşlukları pamukla doldurduğum, televizyonun yanına koyduğum, hoparlöründe gökkuşağı gibi renkli ışıkları olan kasetçaların içinde ağır ağır dönen kasetler…
Öğretmenlik yaptığım günlerden birinde arka sıralardan gelen müzik sesini duyduğum zaman, “Şu teybi kapatın.” dediğimde, teybin ne olduğuna dair en ufak bir fikri olmayan gençlerin sorgulayan bakışlarına maruz kalmıştım. Onların haklı olduğunu unutmuşum.
Walkman ile yaptığım uzun yolculukları; gecenin sessizliğinde horlayarak uyuyan orta yaşlı, göbekli yolcularla dolu, ayak ve nefes kokusunun karıştığı bir ortamda, hayatımın on sekiz yılını geçirdiğim Güneydoğu kasabasından üniversiteli olmak amacıyla ilk kez Batı’ya “açıldığım” yaklaşık bin kilometrelik uzun yolculuğu hatırladım.
O yolculuk hayatımda bir devrin kapanması demekti benim için. Aslında tüm gençler için de sanırım aynı anlamı taşır. Bağımsızlık demektir üniversite hayatı. Evden uzaklaştıkça türlü hayaller kurarsınız. İlk hedefiniz bir kız ya da erkek arkadaş bulmaktır. Artık kendi ayakları üzerinde duran birey olduğunuzu sandığınız için özgürlüğün ilk koşulu hemen sevgilinizle eve çıkmaktır.
Karşı cinsten arkadaş bulmak hayatınızın birinci öncülüdür. Okulu kaç yılda bitireceğinizin önemi yoktur. Arkadaş bulmak için kantinde tek başınıza saatlerce etrafa baktığınız da olur, derse girip sınıfta gözlerinizle uzun süren aday arayışlarınız da olur.
Çocukluğumu geçirdiğim kasabanın etkisinin ne kadar çok olduğunu ilk kez üniversite hayatımın ilk günlerinde fark etmiştim. Medeni cesaretimin ne kadar az olduğunu, insanlarla diyalog kurmak için çok zamana ihtiyacım olduğunun farkına vardım.
Sınıf arkadaşlarımın arasında çok hızlı kaynaşıp gönül ilişkilerinin başladığının farkına vardığımda ben daha yeni yeni selamlaşma ve hâl hatır sorma aşamalarına gelmiştim. Ama şunu da belirtmeliyim ki en hızlı kurulan ilk üç ilişki de mutlu sona ulaşamadı.
Okul bittiği zaman herkes bahsettiğim altı kişinin nikâh masasına oturacağını sanıyordu ama her üçü de beş yıl süren bu ilişkilerin ayrılıkla noktalanması, ben dâhil birçok arkadaşım için sürpriz olmuştu.
Üniversite yıllarımı lisans ve yüksek lisans yıllarım olarak ikiye ayırmam gerekecek. Yüksek lisans ya da diğer adı ile yalnızlık yıllarım, gündüzleri lisede öğretmenlik yaparak, akşamları ise üniversite kütüphanesinde kitap okumakla geçti.
Lisans dönemi arkadaşlarımın büyük çoğunluğu artık yoktu. Sanki bana büyü yapılmıştı ve bundan sonraki yıllarımı hep üniversite kütüphanesinde geçireceğimi sanmaya başlamıştım. Ne tam olarak öğretmen olduğumun farkındaydım ne de öğrenci.
Gündüz resmî kıyafetimi giyip derslerime girdikten sonra ceketime ve kravatıma veda edip kumaş pantolonun yerine kot pantolonumu giyerek akşam yemeğinden sonra kampüste dolaşmaya başlardım.
Beni çok etkileyen üç kitabı bu dönemde okudum. Üst ranzada güneşin batışını izlerken Jostein Gaarder’in ünlü “Sofie’nin Dünyası”nın sayfalarını büyük bir merakla çeviriyordum. Sanki yeni bir dünyaya adım atmıştım. Artık on altı yaşında girdiğim büyülü, alacalı matematik dünyası yerini çekici ve gizemli felsefe dünyasına bırakmıştı.
“Kimsin?” sorusu ile başlayan bu kitaptan sonra, edebiyat öğretmeni arkadaşlarımın ilköğretim yıllarında okuduğu “Simyacı” sayesinde artık kütüphanede sadece QA bölümüne bakmanın her akşam aynı yemeği yemek ile eşdeğer olduğunu fark ettim.
Bu iki büyüleyici kitaptan sonra bir çocuğun tertemiz yüreğini kusursuz şekilde anlatan “Şeker Portakalı”nın son cümleleri ile hüzünlendim.
Bu üç kitap sayesinde artık edebiyat raflarının önünde gezmeye başlamıştım ve bu rafların en üst sırasının büyük çoğunluğu, bana göre Türk halkının tüm özelliklerini iyi tanıyan, kalemi çok güçlü olan Aziz Nesin kitapları ile doluydu.
Yalnızlığım sayesinde daha çok okumaya başladım. Oda arkadaşlarımın hepsi lisans döneminde olduğundan belki de çok fazla ortak noktam yoktu. Bu nedenle sohbet etmekten çok okumak daha cazipti.
Hayatımda askerlik dönemine kadar bu sistem devam etti. Askerlikle birlikte kitap okuyacak zamanımın olmayacağını sanmıştım. İlk aylar için bu sanı doğruydu ama temel eğitimden sonra gece çalışmak zorunda kaldığımdan uzun kış geceleri yine okuyarak geçmeye başladı.
Kitapların cazip dünyası böylece kapılarını bana açmış oldu. Artık sadece bir eğrinin her noktasındaki eğrilik ve burulmasından başka, insanların ruhuna hitap eden edebiyat ile de ilgilenmenin bir gereklilik olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bir öğretmen olarak edebiyatın öğrencilerimize yeteri kadar sevdirilmediği kanaatindeyim. Biraz önce sözünü ettiğim kitaplar okuma saatlerinde öğrencilere okutulabilir.
Kendi öğrenciliğimde edebiyat dersinden aklımda kalan sadece “mef’ûlü mefâ’îlü fe’ûlün” üçlüsüdür ve bu kelimelerin ne anlama geldiğini ve ne amaçla kullanıldığını bilmiyorum.
Yalnız ilköğrenimde Türkçe derslerimize giren sevgili hocam Ahmet Şen’i ayrı tutmalıyım. Çünkü edebiyat derslerinde kitap okuma saati uygulaması yapardık. Sınıftan her öğrenci sıra ile okuduğu bir kitabı kısaca tahtada özetlerdi.
Ben de “Kan” isimli bir senaryoyu okuyup özetlemiştim. Kapağındaki resim hâlâ hatırımdadır. Özetledikten sonra hocam, eğitimsizliğin bir sonucu olarak kan davalarının hâlâ ülkemizde bir sorun olduğunu belirtmişti.
Lise yıllarında hepimiz için bir öğretmen olur ki o hep diğerlerinden farklıdır. Onun yeri ayrıdır ve sizde en çok iz bırakandır. İşte benim için o öğretmen İngilizce öğretmenimdi.
Benim çocukluk yıllarımda ilköğretim on iki yaşında biterdi. Ortaöğretimden aklımda kalan onun ilk dersini hiç unutmam. Daha önce İngilizce tek bir kelime dahi duymamış olan bizler için öğretmenin sınıfa girer girmez İngilizce konuşmaya başlamasından etkilenmiştim.
Dersin ortasında üst sınıflardan bir öğrenci sınıfa girmiş ve sınıf defterini idareye teslim etmek üzere istemişti. Öğretmenimiz hemen İngilizce çocuğa adını, sınıfını, hatırını sordu. Karşılıklı konuştular, biz de ağzımız açık dinledik. Sonra Türkçe olarak bir haftaya kadar tamamen İngilizce konuşacağını belirtmişti ve biz de bir haftada nasıl İngilizce öğreneceğiz diye kara kara düşünmeye başlamıştık.
Öğrencilik hayatımda öğretmenler tarafından çok aşırı olmasa da öğrencilere karşı şiddet uygulanıyordu. Ama beni daha çok etkileyen onun bakışları ve bize her zaman öğretmeye çalıştığı “azimli olma” davranışı idi. Bana göre o bize bir dil değil, bir davranış öğretmiştir.
Şimdi akranım olan birçok kişi o dönemin öğretmenleri tarafından en az bir kere sopa ile avuçlarımıza vurulduğunu bilir. Ancak günümüzde sınıflarda dayak tamamen kaldırıldı.
Tüm bunlara rağmen çok çalışmayı aşılamayı, öğrencilerine azimli olmayı anlatan, kendi çocukluğundaki olanaksızlıkları anlatıp sonra bizim imkânlarımızın çokluğundan bahsederek çok çalışmamız gerektiğini söylediği zaman onun ne kadar haklı olduğunu düşünüp anne babamıza layık olmak için gece geç saatlerde kalkıp ödev yaptığım kış geceleri aklımdadır.
Sözlü yapmak için tahtaya çıkan öğrenciye önce kahvaltısını yapıp yapmadığını sorardı. Sonra kaç lira harçlık aldığını sorduktan sonra İngilizce bir cümlenin Türkçe anlamını sorardı.
Yanıtınız yanlış ise, “Senin için annen erken kalkıp kahvaltı hazırlamış, baban cebine harçlığını koymuş; oysa sen onlar için ne yaptın?” deyip suçluluk duygusu hissetmemize sebep olurdu.
Çalışmadığım ya da düşük notlar aldığım zaman bol bol su içip yemek yememeye karar vermiştim. Yemek yemeyi hak etmediğimi düşünmeye başlamıştım.
Lacivert renkli Murat 124 otomobili okulun bahçesinden çıktığı zaman çok rahatladığımı hatırlarım. Kitabı da........
