menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Prof. Dr. Harun Demirkaya: Topluma değer katan bir hayat, şiire açılan bir yürek

24 0
18.09.2026

Bir insanın hayatına anlam katan yalnızca sahip olduğu unvanlar değil; bilgisi, emeği, sorumluluk duygusu ve topluma bıraktığı izdir. Kamu görevinden askerlik ve yöneticiliğe, akademiden yazarlığa uzanan çok yönlü meslek hayatıyla farklı alanlarda sorumluluk üstlenen Sayın Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA, bilgi ve tecrübesini topluma aktaran, insanı ve toplumu merkeze alan çalışmalarıyla değer üretmeye devam ediyor. Akademik çalışmalarının yanı sıra yazıları ve şiire duyduğu ilgiyle de hayatın farklı yönlerine dokunan Sayın DEMİRKAYA, birikimini genç kuşaklara aktarmayı sürdürüyor.

Topluma ve ülkemize farklı alanlarda katkı sunan, mesleki birikimleriyle değer oluşturan ve emekleriyle iz bırakan isimlere duyduğumuz vefayı görünür kılmak amacıyla hazırladığım “Vefa” yazı dizimin bu bölümünde, çok yönlü bir yaşam ve meslek yolculuğuna sahip Sayın Prof. Dr. Harun DEMİRKAYA ile bir aradayız. Söyleşimizde; hizmet anlayışını, akademisyenin sorumluluğunu, genç kuşaklarla kültürel aktarımı, Türk dili ve şiirine bakışını, yaşadığı şehirle kurduğu bağı ve vefa kavramını konuştuk.

Sayın Harun DEMİRKAYA, merhaba, söyleşimize hoş geldiniz. Sayın Prof. Dr. Harun Demirkaya, sizi henüz tanımayan okurlarımız için kendinizi tanıtır mısınız? Bugün olduğunuz kişiyi şekillendiren önemli dönüm noktalarınız neler oldu?

Kendimi birkaç sıfatla anlatmak gerekirse; çalışmayı, üretmeyi ve öğrenmeyi hayatının merkezine koymuş bir insanım diyebilirim. Karadeniz’in bir köyünde, olanakların sınırlı ama dayanışmanın ve aile bağlarının güçlü olduğu bir ortamda büyüdüm. Çocukluğumda tarlada, bahçede, derede, hayvanların arasında geçen yılların bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, hayatın emek ve çaba istediğiydi. Bugün emeğe ve alın terine büyük değer vermemin kökleri biraz da oradadır.

Üniversite yıllarımda hem çalıştım hem okudum. Daha sonra kamu kurumlarında görev, askerlik, yöneticilik ve akademisyenlik hayatım birbirini izledi. Subaylık mesleği farklı şehirlerde, birliklerde ve kurumlarda devam etti. Ancak belediye başkan adaylığı nedeniyle maalesef binbaşı rütbesinde sona erdi. Ardından akademik hayata geçtim; Doktor Öğretim Görevlisi olarak başladım ve akademisyenliğin son aşaması olan Profesörlüğe kadar yükseldim. Bölüm başkanlığı, MYO müdürlüğü, Yüksekokul Müdürlüğü ve fakülte dekanlığı yaptım.

Bütün bu dönemlerin bana farklı bir şey öğrettiğini düşünüyorum. Askerlik disiplin ve sorumluluğu, kamu görevi devlet ve vatandaş ilişkisini, yöneticilik insanları birlikte çalıştırmanın inceliklerini, akademisyenlik ise sürekli öğrenmenin ve sorgulamanın önemini öğretti.

Yakın zamanda yeni bir üniversiteye başladım. Yani hala çalışıyorum, bazı gazetelere, internet haber sitelerine ve dergilere periyodik yazılar yazıyorum, okuyorum ve üretiyorum. Sanırım benim hayatımı en iyi anlatan cümlelerden biri şu: Çalışmak benim için yalnızca geçim biçimi değil, aynı zamanda hayata tutunma ve kendimi gerçekleştirme biçimi oldu.

Kamu görevi, askerlik ve yöneticilik yıllarınızda toplumun farklı kesimleriyle yakından temas ettiniz. Bu deneyimler insanı ve toplumu gözlemleme biçiminizi nasıl değiştirdi?

İnsanı kitaplardan öğrenmek başka, hayatın içinde tanımak başka. Ben farklı görevlerim boyunca toplumun çok farklı kesimleriyle karşılaştım. Askerle, memurla, işçilerle, öğrenciyle, yöneticilerle, köylüyle, şehirliyle, farklı sosyoekonomik çevrelerden insanlarla aynı hayatın içinde bulundum.

Bu deneyimler bana bir insanı yalnızca bulunduğu makam, sahip olduğu para, eğitim düzeyi veya sosyal konumuyla değerlendirmemek gerektiğini öğretti. Her insan bir değer. Önemli olan o cevheri ortaya çıkarmak, görünür kılmak.

Yöneticilik yıllarım da bu açıdan önemliydi. İnsanları yönetmenin aslında yalnızca görev dağıtmak veya karar vermek olmadığını biliyordum. İnsanları dinlemek, anlamaya çalışmak, adalet duygusunu korumak, gerektiğinde sorumluluğu üstlenmek ama daha da fazlası astları yetiştirmek gerekiyordu. Ben bunu kendi hayatımda uyguladım. Benim yönettiğim insanlar benden daha iyi olmalıydı. Buna katkı sunabilirsem kendimi başarmış hissederdim ki öyle hissediyorum.

Farklı görevlerde sorumluluk üstlenmiş biri olarak “hizmet” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Sizce bir insan yaptığı mesleğin ötesinde topluma nasıl değer katabilir?

Hizmet benim için bir makamda bulunma anlamına gelmiyor; tam tersine hizmeti hayatın her aşamasında insana, topluma, doğaya, çevreye karşı bir sorumluluk anlayışı olarak görüyorum. İnsan hangi görevde bulunursa bulunsun, yaptığı işin sonunda kendisine şu soruyu sorabilmelidir: “Bulunduğum yere, pozisyona, kuruma, çevreye, insanlığa hangi değeri katabildim?”

Devlet memuruysanız vatandaşın işini kolaylaştırmak, askerseniz ülkenizin güvenliğine katkı sağlamak, akademisyenseniz bilgi üretmek ve genç insanlar yetiştirmek hizmettir. Bir yöneticiyseniz yalnızca kendi başarınızı değil, birlikte çalıştığınız insanların gelişimini de düşünmelisiniz.

Fakat hizmet mesleğin sınırlarıyla da bitmiyor. Bir insan dürüstlüğüyle, adaletiyle, çevresine verdiği destekle, gençlere örnek olmasıyla, bildiğini paylaşmasıyla da topluma değer katabilir.Bana göre insanın geride bırakacağı en değerli şey, kendisi için değil başkaları için yaptığı iyiliklerdir.

Akademik çalışmalarınızda insan kaynakları, sosyal davranış, yönetim ve organizasyon alanlarına odaklandınız. İnsan davranışlarını bilimsel açıdan incelemek, hayata ve insan ilişkilerine bakışınızı nasıl etkiledi?

Bilimsel çalışmalar insanı daha iyi anlamaya yardımcı oluyor; ama aynı zamanda insanın ne kadar karmaşık bir varlık olduğunu da gösteriyor. İnsan davranışı çoğu zaman tek bir nedenle açıklanamaz. Kişinin karakteri, yetiştiği aile, eğitim, kültür, içinde bulunduğu sosyal çevre, yaşadığı deneyimler ve o andaki koşullar davranışlarını etkileyebiliyor.

Akademik çalışmalarım ve uygulama bana insanlara karşı daha sabırlı ve daha sorgulayıcı olmayı öğretti. Bir davranışla karşılaştığımda hemen hüküm vermek yerine, “Bunun arkasında ne olabilir?” diye düşünmeye başladım.

Burada bilimin yanında özellikle hayat tecrübesinin de önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan ilişkilerinde yalnızca bilgi yetmiyor; empati, vicdan ve sağduyu da gerekiyor. İnsanı anlamak biraz akılla, biraz tecrübeyle, biraz da gönülle mümkün.

Sosyolojik açıdan insanı yalnızca birey olarak değil, içinde bulunduğu toplum, ilişkiler ve kültürle birlikte ele alıyoruz. Siz insanı anlamaya çalışırken birey ile toplum arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsan hem bireydir hem toplumun parçasıdır. Bu ikisini birbirinden tamamen ayırmak mümkün değil. Ayrıca insanın toplum içinde de farklı işlevleri, rolleri var. Farklı şapkaları aynı anda taşıyabiliyor.

İnsanın kişiliğinin önemli bir bölümü ailesinde, çevresinde, eğitiminde ve kültüründe şekilleniyor. Fakat insan aynı zamanda içinde bulunduğu toplumu değiştirebilen bir varlık. Dolayısıyla birey toplumu etkilerken toplum da bireyi etkiliyor.

Ben özellikle kültürün burada çok önemli olduğunu düşünüyorum. Dilimiz, tarihimiz, geleneklerimiz, edebiyatımız, müziğimiz ve ortak hatıralarımız bizi birbirimize bağlayan görünmez bağlardır. Bu nedenle bir toplum yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir. Ortak bir hafızaya, ortak değerlere ve ortak bir gelecek duygusuna sahip olmak da toplum olmanın önemli unsurlarındandır, diyebiliriz.

Hâlen üniversitede hocalık yapıyorsunuz. Sizce bir akademisyenin öğrencilerine karşı sorumluluğu yalnızca bilgi aktarmakla mı sınırlıdır? Kültürel değerleri ve birikimi genç kuşaklara taşımak da akademik sorumluluğun bir parçası mıdır?

Kesinlikle hocanın görevi salt bilgi aktarmakla sınırlı değildir. Bilgiye artık çok kolay........

© Haberton