DEVENİN AYAKLARI
Bir deve düşünelim...
Basra'nın dışında, toz bulutunun tam ortasında duruyor. Sırtında bir hevdec. Oklar yağmur gibi iniyor; tahtasına saplanıyor, kırılıyor, yine iniyor. Hevdecin içinde müminlerin annesi var.
Devenin yuları bir elden bir ele geçiyor. Tutan düşüyor, bir başkası uzanıyor. O da düşüyor... bir başkası. Rivayete göre o hevdecin etrafında yetmiş kadar can verildi.
Devenin adı Asker'di.
O gün ise bir sancaktan farksızdı: etrafında ölünen, ama neden ölündüğü artık sorulmayan bir sancak.
Meydanın öbür ucunda biri vardı. Allah'ın Arslanı... Savaşın bir orduyla değil, bir deveyle sürdüğünü gördü. Deve ayakta kaldıkça kimse duramayacaktı. Emrini verdi: Deve çökertilecek.
Kılıç devenin ayaklarına indi. Rivayete göre deve öyle bir böğürdü ki o güne dek ondan keskin bir ses işitilmemişti. Sonra dizlerinin üstüne çöktü... yere yığıldı.
Bir ordu yenilerek değil.
Bir devenin ayakları kesilerek.
Hicretin otuz altıncı yılıydı. Efendimiz'in (s.a.v.) vefatının üzerinden yalnızca yirmi beş yıl geçmişti.
O meydanda kimler vardı, bir durup bakalım.
Bir yanda Talha... Uhud'da Efendimiz'e (s.a.v.) gelen oklara elini kalkan yapan, o el ömrü boyunca çolak kalan Talha. Hakkında “Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen, Talha'ya baksın” buyrulan Talha (Tirmizî).
Yanında Zübeyr... Efendimiz'in (s.a.v.) halası Safiyye'ninoğlu. “Her peygamberin bir havarisi vardır; benim havarim de Zübeyr'dir” müjdesine mazhar olan Zübeyr (Buhârî, Cihâd40).
Hevdecin içinde Âişe annemiz... Müminlerin annesi (Ahzâb33/6). Masumiyeti göklerden ayetlerle inen, ashabın ilim danıştığı, Efendimiz'in (s.a.v.) dünyada da ahirette de hanımı.
Karşı safta Hz. Ali... Allah'ın Arslanı. Hicret gecesi Efendimiz'in (s.a.v.) yatağına uzanan, Hayber'de sancağı taşıyan, “Sen bana, Hârûn'un (a.s.) Mûsâ'ya (a.s.) olan yakınlığı gibisin” iltifatına mazhar olan Ali (Buhârî, Meğâzî78).
Erkeklerin üçü de cennetle müjdelenen on kişiden. Asr-ı Saadet'in kaleleri... firaset ve basiretin yıkılmaz kaleleri. Vahye ve onu anlatana, Efendimiz'e (s.a.v.) bizzat şahit olmuş gözler.
Ve bu olay, işte onların arasında yaşandı.
Ömer b. Abdülaziz'e nispet edilen bir söz, bu konudaki edebimizi özetler: “Allah ellerimizi o kanlardan temiz tuttu; dillerimizi o kanla boyamayalım.”
Kınamak haddimize bile değil. Ama buradan ders çıkarmak boynumuza borç.
Çünkü asıl soru şu: Fitne onları bu hâle getirebildiyse... bizi ne hâle getiriyor?
Zübeyr'in kendi ağzından bir cümle var ki insanın içini ürpertir. Allah Teâlâ buyurur: “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz” (Enfâl8/25). Zübeyr bu ayet için der ki: “Bu ayeti uzun zaman okuduk, kendimizi onun ehlinden saymadık. Bir de baktık ki muhatabı bizmişiz.”
Havari böyle diyorsa...
Biz kendimizi hangi kalenin içinde güvende sanıyoruz?
Şimdi o günden bir gece geriye gidelim. Çünkü işin en acı yeri savaşın kendisi değil... ondan önceki gecedir.
Hz. Âişe'ye yolda niyetini sormuşlardı. Cevabı açıktı: Hz. Osman'ın kanını yerde bırakmamak ve müslümanların arasını düzeltmek. Talha ile Zübeyr de aynı sözü söylüyordu. Hz. Ali ise daha yoldayken Ka'kā' b. Amr'ı elçi göndermiş, kan dökülmeden bir çıkış aramıştı. Görüşmeler sonuç verdi. Taraflar uzlaşmaya razı oldu.
İki ordu o gece, aynı yıldızların altında, belki günlerdir ilk defa rahat uyudu.
Hz. Osman'ın kanına bulaşmış bir güruh vardı ki barış onlar için bir hükümdü. Barış olursa, hesap da olacaktı. Rivayet odur ki şafak sökmeden iki karargâha birden saldırdılar. Karanlıkta kimse kimin vurduğunu görmedi. İki taraf da aynı kelimeyi haykırdı: İhanet! Oysa iki taraf da adamlarına, karşıdan saldırı gelmedikçe kılıç çekmemelerini sıkı sıkı tembihlemişti.
Kimse durup sormadı: İlk oku kim attı?
Oysa Kur'an bu soruyu çoktan sormuştu: “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse, bilmeden bir topluluğa kötülük edip sonra yaptığınıza pişman olmamak için onun doğruluğunu araştırın” (Hucurât 49/6). O sabah araştırmaya vakit kalmadı. Pişmanlığa ise koca bir ömür kaldı.
Hz. Âişe çarpışmayı durdurmak için Basra kadısı Kâ'b b. Sûr'u ön saflara gönderdi. Kâ'b boynunda Mushaf'la iki saf arasında gidip geliyor, insanları Kur'an'ın hakemliğine, barışa çağırıyordu.
Boynunda Kur'an'la “barış” diye bağıran adam... iki safın arasında düştü.
Geleneğimiz o gecenin karanlığına bir isim de verir: Abdullah b. Sebe. Tarihçiler onun kim olduğunu, rolünün ne kadar büyük olduğunu hâlâ tartışır. Belki de fitnenin en sahih alameti budur. Elini görürsün, sonucunu görürsün... yüzünü hiçbir zaman tam göremezsin.
Bir şey daha var: İbn Sebe'nin mezhebi yoktur. Her kampta bir........
