menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye Teknolojik Hegemonyaya Karşı Nasıl Hazırlanıyor?

25 0
27.08.2026

Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji başlığı değil. Güvenlikten ekonomiye, enerjiden diplomasiye, eğitimden hukuka kadar devletlerin kapasitesini ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren stratejik bir alan.

Türkiye’nin 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı da bu dönüşümün tam merkezinde duruyor. Ancak planın asıl başarısı, kaç GPU tahsis edildiği, kaç veri merkezi kurulduğu veya kaç kişinin eğitim aldığıyla sınırlı değil.

Asıl soru çok daha büyük:

Türkiye, yapay zekâ teknolojilerini kullanan bir ülke olarak mı kalacak, yoksa kritik teknoloji katmanlarında kendi kapasitesini üreten ve teknopolitik kararları etkileyebilen bir aktöre mi dönüşecek?

Millî İstihbarat Akademisi’nin “Dünya Siyasetinde Teknopolitik Düzen Tartışmaları ve Türkiye” raporu, yapay zekâ rekabetinin artık yalnızca teknoloji şirketleri arasındaki bir yarış olmadığını ortaya koyuyor.

İleri çipler, veri merkezleri, enerji altyapısı, kritik mineraller, veri ve algoritmalar doğrudan jeopolitik gücün unsurlarına dönüşmüş durumda. Bu nedenle Türkiye’nin yapay zekâ politikasını yalnızca dijitalleşme perspektifinden değerlendirmek yetersiz kalıyor.

Bu dönüşümü üç temel yaklaşım üzerinden okumak mümkün: teknorealizm, teknopragmatizm ve teknohümanizm.

Teknorealizm, yapay zekâyı ulusal güvenliğin ve devletler arası güç rekabetinin temel araçlarından biri olarak görüyor. Çip, bulut, siber güvenlik, otonom sistemler ve savunma teknolojileri bu yaklaşımın merkezinde.

Türkiye’nin savunma sanayiinde oluşturduğu otonom sistemler, görüntü işleme ve siber güvenlik kapasitesi bu açıdan önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor. Ancak güvenlik kapasitesinin genişlemesi, veri toplama ve biyometrik gözetim gibi alanlarda güçlü hukuki denetim ihtiyacını da beraberinde getiriyor.

Teknopragmatizm, güçlü yapay zekâ sistemlerinin kontrollü ve güvenli biçimde geliştirilmesine odaklanıyor. Kırmızı takım testleri, bağımsız denetim ve yüksek riskli uygulamalarda güvenlik standartları bu yaklaşımın temel unsurları.

Türkiye açısından burada kritik mesele, güvenlik standartlarının yalnızca büyük teknoloji şirketleri tarafından belirlenmemesi. Aksi hâlde devletler kendi yapay zekâ altyapılarını kurarken başka bir bağımlılık türüyle karşı karşıya kalabilir.

Teknohümanizm ise yapay zekâyı insan onuru, adalet, demokratik katılım ve fırsat eşitliği üzerinden değerlendiriyor.

Bu yaklaşım Türkiye için özellikle önemli. Çünkü yapay zekâ yatırımlarının yalnızca İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde veya büyük şirketlerde yoğunlaşması, teknolojik kapasiteyi artırırken bölgesel eşitsizliği de büyütebilir.

Van’daki bir öğrencinin eğitime erişimi, Anadolu’daki bir KOBİ’nin yapay zekâ kullanabilmesi veya dezavantajlı bireylerin dijital hizmetlerden yararlanabilmesi de yapay zekâ politikasının başarısının bir parçası olmalı.

Türkiye’nin ihtiyacı, bu üç yaklaşımdan birini seçmek değil; güvenlik kapasitesini, ekonomik ölçeklemeyi ve insan haklarını aynı stratejik mimaride buluşturmaktır.

Türkiye’nin yapay zekâ politikası aslında yeni başlamıyor.

2021-2025 Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve sonrasındaki eylem planları; insan kaynağı, veri, güvenilir yapay zekâ ve ekosistem oluşturma açısından önemli bir başlangıç oluşturdu.

2026-2030 döneminin farkı ise daha büyük bir hedef ortaya koyması:

Türkiye’nin yalnızca yapay zekâyı kullanan değil, değer zincirinin farklı katmanlarında kapasite üreten bir ülke olması.

Bu nedenle artık sorulması gereken soru “Yapay zekâyı kullanıyor muyuz?” değil.

“Yapay zekâ değer zincirinin........

© Haberler