menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

2026 Ortadoğu’sunda aslan kim geyik kim?

14 0
13.08.2026

Son dönemlerde gündem ciddi anlamda çok sıcak. İran Hürmüz kozunu kullandıktan sonra bölgede bir şeyler olmaya başladı. Birbirinden alakasız gibi görünen bir dizi gelişmeler… Peki bu gelişmeler neden şimdi peş peşe hızlandı? Tam olarak ne oluyor? Mesela İspanya bir anda yüksek sesle tarafını artık açık etti. Tarafsızlığını uzun bir süre koruduktan sonra neden şimdi bunu açıkça sergileme ihtiyacı hissetti. Şimdi elbette ki; İran'ın Hürmüz üzerinden ortaya koyduğu stratejik kapasite, zaten oluşmakta olan bölgesel dönüşümü hızlandırdı. Fakat burada İran'ı bütün bu gelişmelerin “sebebi” olarak görmek yanlış olur. İran daha çok katalizör. Çünkü Hürmüz meselesi bölge devletlerine çok basit fakat son derece sert bir gerçeği hatırlatıyor: Enerji yolunu kontrol eden, yalnızca enerji akışını değil, karşı tarafın stratejik hesaplarını da etkileyebilir. Bugün Hürmüz'de yaşanan gerilim, İran'ın ABD'den geri çekilme, yaptırımların kaldırılması ve benzeri koşulları öne sürdüğü daha geniş bir pazarlığın parçasına dönüşmüş durumda. Hürmüz'den dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği düşünülürse, mesele yalnızca İran ile ABD arasındaki bir deniz güvenliği problemi olmaktan çıkıyor. Aslında Tahran'ın tarihsel davranış kalıbı da bu anlamda çok daha eski. İran-Irak Savaşı sırasında yaşanan “Tanker Savaşı”, Körfez'deki ticari gemilerin hedef alınması ve bunun üzerine ABD'nin 1987-88 döneminde Kuveyt tankerlerini korumak için Earnest Will Operasyonu'nu yürütmesi, Hürmüz ve Körfez'in İran açısından nasıl stratejik bir kaldıraç olduğunu gösteren en önemli tarihsel örneklerden biri. Kısaca İran bize, ‘’Coğrafya nasıl silaha dönüştürülür?’’ net gösteriyor. Yani İran diyor ki; Rakibim kadar büyük bir donanmaya sahip değilsem, rakibimin ihtiyaç duyduğu coğrafyayı kontrol ederim. Temelde İran’ın derdi elbette Hürmüz’ü tamamen kapatmak değildi. Hürmüz’ü kapatabilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek ve pazarlık yapabilir pozisyonda olmaktı. Çünkü tamamen kapatmak Avrupa'yı, Çin'i, Hindistan'ı, Körfez'i, hatta İran'ın kendi ekonomisini vurabilir. Ama “kapatabilirim” tehdidi: pazarlık gücü üretir. İran'ın asıl silahı bu nedenle boğazı kapatmak değil; Hürmüz'ün kapanma ihtimalini herkesin hesabına sokmaktı. Fakat bu durum bir etki tepki hali oluşturdu. Eğer Hürmüz stratejik bir silaha dönüştüyse burada yapılacak en rasyonel şey coğrafi bağımlılığı azaltmak olacaktır. Yani bu durumda İran'ın kendi hamlesi, İran'ın stratejik önemini azaltacak bir karşı hamleyi tetikleyebilir. Şimdi böyle bir atmosferde imzalanan Mekke anlaşması bir karşı tepki hamlesi olarak görülebilir. Ama burada anlaşmanın kime karşı yapıldığından ziyade hangi güvenlik açığını kapattığı daha önemlidir. Türkiye burada yine coğrafya faktörü ile öne çıkıyor. (Karadeniz'i Akdeniz'e, Kafkasya'yı Anadolu'ya, Körfez'i Avrupa'ya, Irak'ı Avrupa pazarına bağlayabilme kapasitesi) Dolayısıyla İran'ın Hürmüz üzerinde yarattığı risk Türkiye'nin önemini hiçbir koşulda azaltmıyor. Tam tersine artırıyor. Çünkü: Hürmüz riskliyse Türkiye üzerinden alternatif bağlantıların değeri artar. Bu, Ankara açısından olağanüstü bir stratejik fırsattır. Türkiye'nin stratejisi bu nedenle: Enerji kaynağına sahip olmak kadar, enerji kaynağının alternatif güzergâhı olmak olabilir. Türkiye'nin 1990'larda Bakü-Tiflis-Ceyhan hattını desteklemesi de bu daha geniş stratejik mantığın tarihsel örneklerinden biri olarak okunabilir: Yani kaynağı kontrol etmeden, akışın üzerinde stratejik konum kazanmak. Duruma Suudi Arabistan açısından baktığımızda Hürmüz meselesi varoluşsal bir ekonomik risktir. Riyad'ın petrol ekonomisi açısından deniz yollarının güvenliği kritik. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın tarihsel olarak ABD güvenlik şemsiyesine yaslanması şaşırtıcı değildi. 1990 Irak'ın Kuveyt'i işgali sonrasında ABD'nin Körfez'e büyük askerî güç göndermesi bunun en açık örneğidir. Fakat Riyad son yıllarda başka bir ders de çıkardı: Tek bir güvenlik sağlayıcısına bağımlı olmak da risklidir. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın Çin, Rusya, Türkiye ve Pakistan'la ilişkilerini çeşitlendirmesi daha anlamlı hale geliyor. Arabistan ve İran arasındaki diplomatik normalleşmenin 2023'te Pekin arabuluculuğuyla gerçekleşmiş olması bunun önemli bir örneği. O anlaşmada taraflar diplomatik ilişkileri yeniden kurmayı ve daha önce imzalanmış güvenlik ve ekonomik işbirliği anlaşmalarını uygulamayı taahhüt etmişti. Çünkü Suudi Arabistan İran’la savaşmak yerine İran’ı kontrol edebileceği bir pazarlık masasına çekmenin daha kullanışlı olduğunu düşünüyor. Çin'e ve tarihsel davranışına baktığımızda ise, Pekin'in Ortadoğu'da Amerikan tarzı bloklaşmadan ziyade ekonomik bağımlılık yaratmayı tercih ettiğini görüyoruz. 2023'te Suudi Arabistan ve İran arasında diplomatik normalleşmeye aracılık etmesi bunun güncel ve doğrudan örneği. Pekin burada İran'ı yenmedi. Suudi Arabistan'ı da İran'a karşı örgütlemedi. Tam tersine: iki rakibi aynı masaya getirdi. Çünkü Çin için ideal Ortadoğu: istikrarlı, ticarete açık, enerji akışının sürdüğü Ortadoğu’dur. Fakat Rusya Çin gibi düşünmez. Moskova için mesele yalnızca ticaret değildir. Rusya enerji ve güvenliğin yanında nüfuz da ister. Bu sebeple Rusya, İran'ın tamamen ABD tarafından çevrelenmesini asla istemez. Ama İran'ın kontrolsüz biçimde bölgesel savaşı büyütmesini de istemez. Çünkü büyük savaş: Rusya'nın enerji gelirlerini etkileyebilir, Suriye ve Kafkasya dengelerini bozabilir, Türkiye'yle ilişkileri zorlaştırabilir, Çin'in bölgedeki ağırlığını artırabilir. Dolayısıyla, Rusya burada arabulucu, enerji sağlayıcısı veya güvenlik aktörü olarak kendisine yeni pazarlık alanı açabilir. Tıpkı Suriye'de olduğu gibi: krizi tamamen çözmekten ziyade krizin çözümünde vazgeçilmez aktör olarak. Rusya'nın stratejik kazancı çoğu zaman “barışı getiren devlet” olmaktan değil, barış olmadan da kendisine ihtiyaç duyulmasını sağlamaktan geçer. Ortadoğu’da Türkiye, Rusya, ABD, Çin ve diğer bilinen devletler ve hamleleri konuşulurken bir anda denkleme yeni bir ülke dahil olmaya başladı. İspanya'nın son dönemde Filistin konusunda daha görünür bir diplomatik çizgi izlemesi açıkçası dikkat çekici. İspanya, 2024'te Filistin'i tanıyan ülkeler arasında yer aldı ve........

© Habererk