menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mekke'de Kurulan Yeni Güvenlik Denklemi

29 0
08.08.2026

Dün, 7 Ağustos 2026'da Mekke'de atılan imzaları yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yapılmış yeni bir askerî iş birliği anlaşması olarak okumamak gerekir.

Çünkü Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın kamuoyuna açıklanan en önemli hükmü sıradan bir mutabakatın çok ötesindedir:

Taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yönelik saldırı sayılacaktır.

Bu hüküm ister istemez NATO'nun 5. maddesini hatırlatıyor.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Anlaşmanın tam metni henüz açıklanmış değil. Ortak komuta kurulacak mı, müşterek kuvvet oluşturulacak mı, askerî müdahale otomatik mi olacak, üsler karşılıklı kullanıma açılacak mı, hava ve füze savunma sistemleri birbirine bağlanacak mı, bunları bilmiyoruz.

Yani ortada NATO'nun 5. maddesini andıran güçlü bir siyasi taahhüt var fakat NATO'daki gibi kurumsallaşmış bir askerî mekanizma olup olmadığı henüz belli değil.

Bu nedenle bugünden "İslam NATO'su kuruldu" demek acelecilik olur.

Ama başka bir şeyi söylemek için erken değil.

Ortadoğu'nun güvenlik anlayışı değişiyor ve Türkiye olarak biz de bu değişimin merkezindeki ülkelerden biri hâline geliyoruz.

Asıl tartışma da burada başlıyor.

Çünkü Mekke Anlaşması yalnız İran veya İsrail'e karşı yeni bir cephe kurulup kurulmadığı meselesi değildir. Daha büyük soru, İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük ölçüde ABD merkezli şekillenen Ortadoğu güvenlik mimarisinin, bölge devletlerinin kendi güvenlik ağlarını kurduğu daha çok merkezli bir yapıya dönüşüp dönüşmediğidir.

Anlaşmanın gerçek jeopolitik anlamı burada yatıyor.

Çünkü böyle bir yapının ne kadar ciddi olduğunu imza törenindeki sözler değil, ilk büyük kriz gösterecektir.

Yarın İran'ın Suudi Arabistan'a yönelik geniş çaplı bir askerî saldırısı gerçekleşirse Türkiye nasıl hareket edecek?

Askerî karşılık mı verecek, yoksa destek siyasi, diplomatik ve lojistik düzeyde mi kalacak?

Aynı soruyu tersinden de sormak gerekir.

İsrail'in Türkiye'ye yönelik doğrudan bir askerî saldırısı yaşanırsa Pakistan nasıl davranacak?

Siyasi destek mi verecek, istihbarat ve lojistik yardım mı sağlayacak, yoksa askerî kapasitesini de devreye sokacak mı?

Bunların cevabını bugün bilmiyoruz.

Daha karmaşık bir senaryo Adalar Denizi'nde ortaya çıkabilir.

Türkiye ile Yunanistan arasında sıcak çatışma yaşanması hâlinde ne olacak?

Bir tarafta NATO üyesi Türkiye, diğer tarafta yine NATO üyesi Yunanistan bulunuyor.

Bu durumda Mekke Anlaşması'nın kolektif savunma taahhüdü ile NATO'nun kendi iç dengesi nasıl yönetilecek?

Pakistan ve Suudi Arabistan Türkiye'nin yanında hangi düzeyde yer alacak?

NATO iki üyesi arasındaki bir çatışmada nasıl tavır alacak?

İşte bu sorular, anlaşmanın yalnız önemli değil, aynı zamanda son derece karmaşık bir güvenlik mimarisinin başlangıcı olabileceğini gösteriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Körfez'de kurulan düzen daha basitti.

Bölge ülkeleri petrol üretiyor, sermaye biriktiriyor, ekonomik güç oluşturuyor, güvenliklerinin önemli bölümünü ise ABD sağlıyordu.

Bu model on yıllarca sürdü.

Fakat artık aynı güveni üretmiyor.

Irak'ın işgali, Suriye savaşı, Yemen, Kızıldeniz'deki kriz, İran ile tırmanan gerilim, Körfez'deki füze ve İHA saldırıları ve savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılması bölgedeki bütün başkentlere aynı soruyu sordurdu:

Bir devlet kendi güvenliğini sonsuza kadar başka bir devletin siyasi iradesine teslim edebilir mi?

Mekke'de atılan imzanın asıl anlamını burada aramak gerekiyor.

Bu, ABD'ye karşı kurulmuş bir ittifak değildir.

Biz NATO üyesiyiz. Suudi Arabistan ABD'nin en önemli bölgesel ortaklarından biri. Pakistan'ın da ABD ile onlarca yıllık askerî ilişkileri bulunuyor.

Suudi Arabistan'ın söylemi de bunu doğruluyor. Suudi yönetimi yeni bir askerî eksen veya mezhep temelli blok görüntüsünden özellikle kaçınıyor.

ABD'den kopmak değil, güvenliği tek bir merkeze teslim etmemek.

Yeni dönemin anahtar kavramlarından biri de budur:

"Güvenlikte çeşitlendirme."

Bu ölçekte bir kolektif savunma anlaşmasının ABD ve NATO'nun hiçbir şekilde bilgisi olmadan hazırlanmış olması da bana pek olası görünmüyor.

Bu, ABD'nin anlaşmayı resmen onayladığı anlamına gelmez.

Ancak Türkiye gibi NATO'nun önemli askerî güçlerinden birinin, Suudi Arabistan gibi ABD'nin Körfez'deki en yakın ortaklarından birinin ve Pakistan gibi ABD ile uzun yıllara dayanan güvenlik ilişkilerine sahip bir ülkenin böylesine kapsamlı bir mekanizmayı tamamen Batı ittifak sisteminden habersiz oluşturduğunu düşünmek gerçekçi değildir.

Bizim açımızdan asıl önemli olan ise başka bir nokta.

Yeni dönemde güçlü devlet olmak yalnız güçlü bir orduya sahip olmakla ölçülmüyor. Güvenliğinizi kaç farklı kanaldan........

© Habererk