Bir ahbap-çavuş hikayesi
Medeniyetler, önce kütüphanelerinde sessizleşir, sonra meydanlarında gürültüye teslim olur…
Sağlıklı düşünüp doğru karar verebilmenin yollarını gösteren bir, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliye”miz vardı bizim.
Adından mülhem içinde hikmet barındırıyor ve mehazını (kaynağını) Kur’an ve hadisten, örften, gelenek ve tecrübelerden, aklın ve mantığın temel kaidelerinden alıyordu.
Aynı zamanda Batı’daki, “Code Civil”e karşılık gelen milli bir hukuk metniydi.
İçinden doğduğu toplumun kodlarıyla uyumluydu ve ona dışarıdan bir copy-paste olarak dayatılmamıştı.
Bu detayı aktarmamın sebebi elbette bir Mecelle tanıtımı değildir.
Yazımı belirli bir fikri, akli zemine, çerçeveye oturtma çabası olarak görülmelidir.
Müslüman bir topluma yazarken ona hatırlatmam gereken temel prensiplerden biri de hevânın yani hiçbir kaynağa dayanmayan, kendi akıllarından çıkardıkları şeylerin ya da daha ileri ifadeyle vehimlerinin bir hukuki dayanak olamayacağıdır.
Zira İslam inancı da hevâyı gayr-ı meşru görmektedir.
Mecelle’nin beşinci maddesini bir külli kaide olarak hatırlatıp, asıl konuma giriş yapayım: “Bir şeyin, bulunduğu hal üzere........
