Aynı ülke, farklı hikayeler
Siyasette her sonucu belirli bir soruna bağlama eğilimi yaygındır. Örneğin 31 Mart seçimlerinden sonra AK Parti'nin oy kaybının temel nedeni olarak emekli maaşlarına yeterince zam yapılmaması gösterildi. "Ekonomi kötüleşti, oylar düştü" türü doğrusal açıklamalar ise her zaman rağbet görür.
Bu eğilim yalnızca seçimlerle sınırlı değildir. Toplumsal hayat yüzlerce farklı konudan oluşur. Ekonomi, eğitim, güvenlik, adalet, sağlık, dış politika, göç, çevre, ulaşım ve daha niceleri... Siyaset, medya ve uzmanlar çoğu zaman vatandaşın hükümet hakkındaki genel değerlendirmesinin bu alanlardaki performans algılarının bir toplamı olduğunu varsayar. Daha sofistike yorumlarda ise bunun basit bir toplam değil, dönemden döneme değişen ağırlıklı bir ortalama olduğu kabul edilir. Enflasyonun yükseldiği dönemlerde ekonomi, terör saldırılarının arttığı dönemlerde güvenlik daha belirleyici hale gelir. Medyanın ve sosyal medyanın gündemi de çoğu zaman bu varsayıma göre şekillenir.
Fakat şu soru pek sorulmaz: Seçmen gerçekten de bu konuları tek tek değerlendirerek mi siyasi kanaat oluşturuyor? İnsanlar ekonomi, güvenlik, eğitim ve adalet gibi alanları ayrı ayrı değerlendirip sonunda bunların ortalamasından mı ülkenin iyi ya da kötü yönetildiğine karar veriyor? Yoksa süreç tam tersinden mi işliyor?
İNSAN ZİHNİ BİLGİSAYAR GİBİ ÇALIŞMAZ.
İnsanın bilgisayar gibi işlediğini söyleyen rasyonel aktör modelleri yok değildir. Ama bunların amacı genellikle ideal insanı kurgulayıp gerçek insanın nerelerde bundan saptığını anlamaya çalışan normatif teorilerdir. Siyaset gibi bütünüyle duygu yüklü bir alan değil, nötr alanlarda bile insan zihni hatalar ve yanlılıklarla maluldür. İstatistiksel olasılıkları hesaplamaya mecali yoktur, default olarak kestirme yolları kullanır; “pahalıysa kalitelidir”, “iyiliği yüzüne vurmuş”, “bir konuda iyi olan her konuda iyidir”, vb. Dahası insan zihni çok çabuk bütünsel bir kanaat oluşturur ve sonrasından gelen bilgileri bu kanaat çerçevesinde yorumlar. Kurduğu kanaat de kolay kolay yanlışlanamaz.
Duygu yüklü alanlarda ise bu hatalı, yanlı ve bilişsel açıdan cimri olan yapı, bir de “motive edilmiş akıl yürütmeye” başlar. Yani, gerçeği bulmak için değil, ulaşmak istediği sonuca ulaşmak için akıl yürütür. Çünkü insan bir vakum içinde yetişmez. Topluma uzaktan bakan bir gözlemci değildir. O toplumun, toplum da onun bir parçasıdır. İşte toplumun insandaki parçası onun kimliğidir. Ülkesi, milleti, dini, kültürü, ailesi, mahallesi, okulu, arkadaşları, velhasıl toplumsal ilişkileri ayrı ayrı kimlikler aracılığıyla bireyin bütüncül benlik-kavramını oluşturur.
Birey çok küçük yaşlardan itibaren siyasal kimliğini geliştirmeye başlar. Erken yetişkinlik döneminde de bu kimlik kristalize olur. Bu kristalleşme, genelde bir lider veya bir parti üzerinde gerçekleşir. Sonrasında ortaya çıkan siyasal psikoloji de (düşünce, duygu ve davranış) her şeyden çok bu kimlik tarafından belirlenir.
Dolayısıyla, ekonomiden tarım ve hayvancılığa, güvenlikten kültür politikalarına tüm siyaset alanları ayrı ayrı değerlendirilip buradan hükümete yönelik global bir performans algısı çoğu zaman geliştirilmez. İktidarda kimin olduğuna bağlı olarak genel bir kanaat geliştirilir ve bu kanaat diğer alanlardaki performansın nasıl yorumlanacağını önemli ölçüde etkiler. Literatürde partizan yanlılığı olarak bilinen bu eğilim, farklı yöntemler, farklı........
