Görme: Işığın ve idrakin menzili
Önceki yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz…
İbn Arabî tefekkürünün görme esasındaki en belirgin özelliği, onda görmenin hayal ve tabirle ilişkilendirilmesidir. Dünya bir bakıma rüya, varlık bir hayal, görünen suretler ise tabire muhtaç işaretlerdir. Rüyadaki bir sûret nasıl tek anlamlı değilse, dünyadaki sûretler de tek katmanlı değildir. Bir sûretin hakiki anlamı, ancak nûr-ı marifetle, yani basiret ve tabir kudretiyle anlaşılır. Bu durumda sanatçı da yalnız tasvir eden değil, görünen suretten manaya geçen bir tabirci hâline gelir.
Bu noktada seyir yeniden optiğe döner; fakat artık ilk optiğe göre daha zengin bir optiktir. Takiyüddin er-Râsıd, İbnü’l-Heysem çizgisini devam ettirir ve görmeyi deneysel, anatomik ve geometrik şartlarıyla yeniden ele alır. Ona göre nesneden gelen ışık ve renk sûretleri göze ulaşır; gözün saydam tabakaları bu sûretleri kabul eder; onlar karniyeden, gözbebeğinden ve diğer tabakalardan geçerek celidiyeye ulaşır; böylece görme, ışıkla yüklü sûretin gözde oluşturduğu etkiyle meydana gelir.
Er-Râsıd, gözden ışık çıktığı görüşünü açıkça reddeder. Eğer gözden bir şey çıksaydı, göğe baktığımızda evrenin yarısını dolduracak bir maddenin gözden çıkması gerekirdi ki bu imkânsızdır. O, görmeyi nesneden gelen ışık ve renk suretlerinin gözde meydana getirdiği etkilenme olarak açıklar. Ayrıca kuvvetli ışığın gözde iz bırakması, gözün ışıktan etkilenmesi ve tek gözde oluşan sûretin diğer gözde oluşmaması gibi deneyleri delil olarak kullanır.
Bu son aşamada görme, optiğe dahil olur fakat artık yalnız fizik........
