menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Rabbim buna ne der? (2)

21 0
09.03.2026

Prof. Dr. Halis Aydemir’in Konferansı Üzerine Bir Muhasebe

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde bireyin karar anındaki imtihanını ve “kalabalıkta yaşayıp yalnız hesap verme” hakikatini ele almıştık. Peki, bireysel tercihler zamanla nasıl bir toplumsal yazgıya dönüşür? İşte konferansın ikinci ayağında Halis Hoca bu sorunun cevabını aradı.

Konjonktürel İman ve Toplumsal Kader

Konferansın bu bölümünde Prof. Dr. Halis Aydemir, bireysel kararların nasıl toplumsal bir kadere dönüştüğünü sosyolojik ve ilahî yasalar üzerinden açıkladı. Genellikle dünyayı değiştirmek için yukarıdan aşağıya büyük politikalar, güçlü liderler ya da sistemsel devrimler bekleriz. Oysa ilahî yasa, değişimin merkezine insanın bizzat kendisini koyar.

Hoca, Ra‘d Suresi’ndeki şu ilahî prensibi hatırlattı:

“Şüphesiz ki Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11)

Bu ayet yalnızca bireysel bir ahlâk çağrısı değildir; aynı zamanda toplumsal kaderin yasasıdır.

Toplumsal refahın, siyasî gücün ve izzetin aslında içeriden dışarıya inşa edilen bir piramit olduğunu söyler. Zirve, tabanın niteliğine bağlıdır. Eğer tabanda çözülme varsa, yukarıdaki ihtişam uzun ömürlü olmaz.

Halis Hoca’nın “Konjonktürel İman” olarak tanımladığı kavram, konuşmanın en dikkat çekici başlıklarından biriydi. Bu kavram, güce göre pozisyon alan bir dindarlığı ifade ediyordu. İnsanların bir kısmı hakikate değil, hâkim güce yaslanır. Nimet kimdeyse, iktidar kimdeyse, saf da çoğu zaman ona göre belirlenir.

Kur’an-ı Kerim bu kırılganlığı şu ayetle ortaya koyar:

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler.”

Bu ayet, iman ile çıkarın iç içe geçtiği tehlikeli bir zemine işaret eder.

Dil ile tasdik edilen hakikat, kalpte başka hesaplarla gölgelenebilir. Böyle bir iman, rüzgârın estiği yöne göre şekil alan bir aidiyete dönüşür. Müminler güçlü ve örgütlü olduklarında bu yapıya eklemlenenler artar; fakat bu eklemlenme her zaman hakiki bir teslimiyet anlamına gelmez. Bazen güvenlik kaygısı, bazen kazanç beklentisi, bazen de yalnız kalmama korkusu bu bağlılığın asıl motivasyonu olur.

Hoca bu durumu Asr-ı Saadet’ten çarpıcı bir örnekle somutlaştırdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde, o güçlü ve disiplinli toplumda ciddi çözülmeler yaşanmış, yarımadanın birçok bölgesinde irtidat hareketleri ortaya çıkmıştı. Mekke, Medine ve Taif gibi merkezler dışında savrulmalar başlamıştı.

Çünkü bir kısmının imanı merkeze değil, o günkü konjonktürel güce bağlıydı.

Tam bu noktada Mekke’nin hatibi Süheyl bin Amr’ın (r.a.) tarihî uyarısını hatırlattı Halis Hoca. Kâbe’nin merdivenlerinden halka seslenerek şöyle demişti:

“En son Müslüman oldunuz, bari ilk vazgeçen siz olmayın.”

Bu cümle, sadece tarihî bir hatıra değil; her döneme yöneltilmiş bir ikazdır.

Bugün ümmet coğrafyasındaki dağınıklığın ve zilletin arkasında da benzer bir zaafın bulunduğunu ifade etti Hoca. Allah bir millete verdiği nimeti sebepsiz yere geri almaz. Ancak o millet kendi içindeki değerleri, sadakati ve istikameti değiştirdiğinde nimet de el değiştirir. Ra‘d Suresi’nde bildirilen ilahî yasa burada da işlemektedir.

Eğer bugün Hz. Ömer’in (r.a) anahtarlarını teslim aldığı mukaddes beldelerde kapılar yüzümüze kapanıyorsa, bu yalnızca dış güçlerin politikalarıyla açıklanamaz. Asıl mesele, bizim içimizdeki kırılmadır. İçeride çözülme varsa, dışarıdaki baskı kaçınılmaz hâle gelir.

Halis Hoca’nın altını çizdiği nokta şuydu:

Ümmetin dirilişi sadece güçlü yöneticilerle ya da kalabalık kitlelerle gerçekleşmez.

Sayıca az da olsa, gerçekten Allah’ı gözeten; çıkarı ile inancı çatıştığında inancını tercih eden “has müminler” toplumsal istikametin mayasıdır.

Toplumsal büyüklük, bireysel derinliğin bir yansımasıdır.

Bu yüzden mesele sadece siyaset meselesi değildir; şahsiyet meselesidir.

Sadece strateji meselesi değildir; sadakat meselesidir.

Sadece güç meselesi değildir; istikamet meselesidir.

Konferansın ikinci ayağı bize şu hakikati öğretti:

Bireysel tercihler görünmez; ama sonuçları toplumsaldır.

İman bireyseldir; fakat çözülmesi kolektif yıkım üretir.

Ve belki de en sarsıcı soru şudur:

Biz gerçekten hakikate mi bağlıyız, yoksa şartlara mı?

Bu sorunun cevabı yalnızca bireyin değil; bir toplumun da geleceğini belirler.

Fakat konuşma burada da bitmedi.

Çünkü Halis Hoca, meselenin yalnızca sosyolojik değil; aynı zamanda ahlâkî ve medeniyet boyutuna da dikkat çekti.

(Devamı 13-03-2026 tarihinde…)


© Haber Vakti