Rabbim buna ne der? (1)
Prof. Dr. Halis Aydemir’in Konferansı Üzerine Bir Muhasebe
Karar Anı: İman Slogan mı, İstikamet mi?
28 Şubat 2026 Tarihinde Cumartesi akşamı, İstanbul’un siluetine nazır Üsküdar’da, Uluslararası Vuslat Platformu’nun 14. Geleneksel İftar Programı’nda bir araya geldik. Ramazan’ın sükûneti sofralara sinmiş, dualar edilmiş, lokmalar paylaşılmıştı. Ancak iftar sonrası kürsüye çıkan Prof. Dr. Halis Aydemir’in konuşması, o akşamı sıradan bir davet olmaktan çıkarıp derin bir muhasebe gecesine dönüştürdü.
Halis Hoca kürsüye geldiğinde ilk sözleri hamd, salât ve şükür oldu. Ardından salona şu cümleyi bıraktı:
“Hayatınızı belirleyen şey büyük olaylar değil; verdiğiniz kararlardır.”
Bu cümle, konuşmanın omurgasıydı.
İnsan çoğu zaman kaderini dramatik kırılmalarla açıklar. Oysa hayatın yönünü belirleyen şey, çoğu zaman kimsenin görmediği tercihlerdir. Bir söz söylerken, bir imza atarken, bir menfaat kapısı aralanmışken ya da bir risk göze alınacakken verilen karar… Halis Hoca tam da bu görünmez eşiklere dikkat çekti.
“Bir karar anında ilk refleksiniz nedir?” diye sordu.
“Kamu ne der mi? Çevrem ne düşünür mü? Konumum zarar görür mü? Yoksa ‘Rabbim buna ne der?’ mi?”
Salondaki sessizlik, sorunun muhatabını bulduğunu gösteriyordu. Çünkü mesele bilgi meselesi değildi. Hepimiz doğrunun ne olduğunu az çok biliyoruz. Asıl mesele, doğruyu merkeze alıp almadığımızdır.
Hoca şu ifadeyi özellikle vurguladı:
“Allah’ın hükmü varken onu ikinci plana atmak, imtihanın başladığı yerdir.”
İman çoğu zaman dilde güçlüdür; fakat çıkarla karşı karşıya geldiğinde kalpteki yerini belli eder.
Karar anı, insanın gerçek öncelik sırasını açığa çıkarır.
Bu noktada Kur’an’dan şu ayeti okudu:
“Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz.”
Ardından şu cümleyi kurdu:
“Kalabalıklar içinde yaşayabilirsiniz; ama hesapta tek başınasınız.”
Modern insan kimliğini çoğu zaman ait olduğu yapılar üzerinden kurar. Bir grubun, bir cemaatin, bir kurumun ya da bir geleneğin içinde olmak güven üretir. Fakat Kur’an’ın dili bireyseldir; hesap şahsîdir. “Ben onların içindeydim” demek kurtarıcı olmayacaktır. Çünkü herkes kendi kararıyla yüzleşecektir.
Halis Hoca, insan bedeninin milyarlarca hücreden oluşan kusursuz işleyişine dikkat çekti ve şu soruyu yöneltti:
“Bu muazzam düzen neye hizmet ediyor?”
Her sabah yeniden uyanan bilinç, yeni bir tercih alanıdır. Dil doğruyu da söyleyebilir, yanlışı da. El infak da edebilir, haksız kazanca da uzanabilir. Kalp şükre de yönelebilir, nankörlüğe de. İşte insanın imtihanı tam burada başlar.
Hoca bu noktada sorumluluğun kaçınılmazlığını hatırlattı. Mahşer günü hiçbir mazeretin arkasına sığınılamayacaktır. “Toplum böyleydi”, “şartlar bunu gerektiriyordu”, “herkes böyle yapıyordu” gibi savunmalar, ilahî adalet karşısında geçerli olmayacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak her insanın içine doğruyu ve yanlışı ayırt edecek bir temyiz kabiliyeti yerleştirmiştir.
Buradan Hz. İbrahim’e geçti. Şu ayeti okudu:
“Rabbim! Beni namazı dosdoğru kılanlardan eyle; soyumdan da… Rabbimiz! Duamı kabul buyur.” (İbrahim, 14/40)
Ardından şu ayeti hatırlattı:
“Rabbim! Bu şehri güvenli kıl; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.”
Sonra salona dönerek şu soruyu sordu:
“Putları kırmış bir peygamber kendisi için korkuyor; biz neden kendimizden eminiz?”
Bu soru, kimlik üzerinden oluşan rahatlığı sarstı. Dindar bir çevrede bulunmak, insanı otomatik olarak hakikatin merkezine yerleştirmez. Aidiyet güven verir; fakat istikamet kazandırmaz. Oysa Kur’an’ın çağrısı sürekli teyakkuz hâlidir.
Halis Hoca açıkça ifade etti:
“En büyük risk başkasının yanlışta olması değil; benim kaymamdır.”
İşte bu yüzden iman bir slogan değil, bir istikamettir.
Kıble sadece namazdaki yön değildir; insanın çıkar ile hüküm arasında yaptığı tercihtir. Gerçek kıble, karar anında belli olur.
Konuşmanın ilk bölümü şu hakikati berraklaştırdı:
Toplumu konuşmadan önce kendimizi konuşmalıyız.
Bu çerçevede Ra‘d Suresi’ni hatırlattı:
“Şüphesiz ki Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11 )
Ancak bu ayeti klasik bir toplumsal analiz olarak değil, bireysel bir çağrı olarak yorumladı:
“Toplum dediğiniz sizsiniz. Kendinizde neyi değiştirdiniz?”
Bu soru, konuşmanın yönünü dışarıdan içeriye çevirdi. Çünkü en kolay yaptığımız şey, suçu şartlara yüklemektir. Siyaset, ekonomi, küresel dengeler… Hoca bunları inkâr etmedi; fakat şu tespiti yaptı:
“Allah’ın sünneti içten başlar.”
Yani iç istikamet bozulmadan dış yıkım gelmez. Nimet değişmişse, önce kalpte bir gevşeme olmuştur.
O akşam Vuslat sofrasından ayrılırken herkesin zihninde aynı soru vardı:
Ben kararlarımı gerçekten Rabbimin rızasına göre mi veriyorum?
Çünkü iman, kalabalıkta söylenen bir söz değil; yalnızken verilen bir karardır.
Karar, akıbetin aynasıdır.
Ve her insan, mahşerde tek başınadır.
Fakat mesele burada bitmiyor.
Zira bireyin kararı, zamanla toplumun kaderine dönüşür.
(Devamı 09-03-2026 tarihinde…)
