ÇOCUKLARIN CANI NEDEN SIKILMALI?
Çocukların canı sıkılmalı.
Evet, yanlış okumadınız. Bazen çocukların elinden telefonu almak, tableti kapatmak, televizyonu susturmak ve onlara yapacak hiçbir şey bırakmamak gerekiyor. Çünkü çocuk, canı sıkıldığında düşünmeye başlar.
Ben çocukluğumu 1980’lerde, Elâzığ’ın bugün Mustafa Paşa Mahallesi olarak bildiğimiz, Sako Mahallesi diye anılan yerde geçirdim. Bugünün çocuklarına anlatsak belki inanmakta zorlanacakları bir çocukluktu bizimki. Çünkü bizi eve bağlayan, elimizde hazır eğlence sunan bir teknoloji yoktu. Telefon yoktu. Tablet yoktu. İnternet yoktu. Sosyal medya yoktu.
Dolayısıyla canımız sıkıldığında önümüzde iki seçenek vardı: Ya kendi kendimize bir şeyler bulacaktık ya da sokağa çıkıp arkadaşlarımızı arayacaktık. Biz ikinci yolu daha çok tercih ederdik. Sokağa çıktığımızda zaten mutlaka birileri olurdu. Bir topun peşinde koşanlar, oyun kuranlar, birbirini çağıran çocuklar...
Bazen iki mahalle karşı karşıya gelir, futbolu andıran ama futbolun kurallarından çok bizim kendi kurallarımızın geçerli olduğu oyunlar oynardık. Takımlar kurulur, kurallar belirlenir, tartışılır, bozulur, yeniden yapılırdı. Bir çocuk oyundan küser, biraz sonra tekrar oyuna dönerdi.
Bugün belki basit görünen bu oyunların aslında bize öğrettiği çok şey vardı. Paylaşmayı öğreniyorduk. Kaybetmeyi öğreniyorduk. Kazanmayı öğreniyorduk. Tartışmayı ve barışmayı öğreniyorduk. Bir başkasının hakkına saygı göstermeyi, kendi hakkımızı savunmayı öğreniyorduk. En önemlisi de insanlarla iletişim kurmayı öğreniyorduk.
Çünkü karşımızda bir ekran değil, gerçek bir insan vardı. Canımız sıkıldığında ise başka bir dünya başlardı. Naylon arabalar yapar, onları süslerdik. Gazoz kapakları toplar, onları biriktirir, oyunlara dönüştürürdük. Bir taş, bir çivi, birkaç parça tahta ya da yerde bulduğumuz başka bir nesne bizim için oyuncak olabilirdi. Hatta bazen kemikler bile oyunun bir parçası........
