SEVGİ Mİ, YOKSA GÖRÜNMEZ BİR ZİNCİR Mİ?
Elias Canetti, Kulak Misafiri’nde kentin uğultusu içinde saklanan insan tiplerini yalnızca dinleyerek; onların söylenmeyen korkularını, takıntılarını ve içsel krizlerini birer edebi portreye dönüştürür. Geçen gün bir kafenin köşesinde otururken, ben de ister istemez aynı türden bir “kulak aşinalığı” yaşadım. Yan masadaki iki dostun kahve eşliğindeki fısıltılı sohbeti, Canetti’nin karakterlerinden birinin canlı bir yansıması gibiydi…
Genç erkek, son zamanlarda yaşadığı ama bir türlü mutlu olamadığı ilişkisini anlatıyordu. Anlatırken elleri titriyor, gözleri sürekli telefonunda geziniyordu. Karşısındaki kişinin bir gülümsemesiyle havalara uçuyor, tek bir soğuk mesajla ise tüm günü mahvoluyordu. Ve o tedirgin bakışların arasından döküldü o cümle: “Biliyorum bana iyi gelmiyor ama onsuz bir hiç gibiyim…”
O an durup düşündüm. Biz buna gerçekten ‘sevgi’ mi diyoruz, yoksa kendi ellerimizle ördüğümüz, demir parmaklıkları görünmeyen bir kafese mi?
Çoğu zaman sevgiyi, insanı özgürleştiren, sığınak olan bir bağ olarak tanımlarız. Oysa bazen o bağ öyle bir düğümlenir ki, adı konulmamış bir bağımlılığa dönüşür. Duygusal bağımlılık, karşı tarafı bir kurtarıcı tahtına oturtup kendi benliğimizi onun gölgesinde erittiğimiz o sinsi haldir. Burada sevgi, eşitlikten değil, açlıktan doğar; vermekten değil, almaktan beslenir.
Peki insan nasıl olur da kendine zarar veren bir ilişkiye bu........
