KAYIP ÇOCUKLUĞUN YASI
Bir sohbet masasında herkes çocukluğunu özlemle anarken, sizce o günlere dair tek bir anı bile gülümsetmiyorsa… Yalnız değilsiniz.
Çoğumuz için çocukluk, hayatın en hafif dönemidir. Sorumluluğun az, özgürlüğün çok olduğu; oyunun, hayalin ve güven duygusunun sınırsız olduğu bir zaman dilimi. Ama ya siz, kalabalık bir masada herkesin o masum günleri özlemle andığı bir sohbette, sadece gergin bir gülümseme ve boş bir bakışla kalıyorsanız? Çünkü sizin çocukluğunuz, endişe, ağır sorumluluklar ve erken yaşta başlayan bir bakım verme hikâyesiydi. Oyunların yerini, evin küçük yetişkini olmanın getirdiği kronik bir tetikte olma hali almıştı.
Psikolojide buna “ebeveynleştirilme” diyoruz. Ve bu deneyimi yaşayanlar için iyileşmenin ilk adımı, kaybın adını koymaktır: Kaybedilen bir çocukluğun yasını tutmak.
Kayıp Sadece Ölüm Değildir
Kayıp denildiğinde aklımıza ilk gelen ölümdür. Oysa iş kaybı, sağlık kaybı, ilişki kaybı da tıpkı ölüm gibi yas sürecini başlatır. Peki ya bir çocuğun kendi çocukluğunu kaybetmesi? Bu kayıp, belki de en görünmez olanıdır.
Ebeveynleştirilmiş bir ailede büyüyen çocuk, hayatta kalma içgüdüsüyle ebeveynin duygusal dengesini korumak için kendi gerçek duygularını gizler. Küçük yaşta annenin sırdaşı, babanın arabulucusu, kardeşlerin bakıcısı olur. Bu rol, ona aile içinde bir istikrar yanılsaması sunar; ama bedeli ağırdır. O çocuk, zamanla rolünün dışında kim olduğunu unutur. Sorumluluk olmadan eğlenemez, kendiliğinden olamaz, kimlik gelişimi kesintiye........
